MultiTV

Çok Kültürlü Televizyon

Salgınla 200 yıllık mücadelenin tarihi

Veba, kolera… Koronavirüs salgınının etkisinde olan dünya, bilinen tarihi boyunca benzer felaketlerle karşı karşıya kaldı. Osmanlı Devleti’nde karantina yeri için “tahaffuzhane” sözü kullanılıyordu.

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Bilgi ve Belge Yönetimi Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Gülden Sarıyıldız, Osmanlı Devleti’nde karantinanın ortaya çıkışı, uygulama alanları, oluşturulan teşkilatları ile ilgili bilgi verdi.

Sarıyıldız, Osmanlı zamanında karantina yerine “usul-ı tahaffuz”, karantina yeri için de “tahaffuzhane” tabiri kullandığını söyledi.

Sarıyıldız, tahaffuzhanelerin, salgının bulaşmasını, yayılmasını engellemek üzere, şehre giriş ve çıkış yapacakların sağlık durumlarının belirli bir süre gözetim altına alındığı, şüphe çekici durumu tespit edilenlerin sağlıklılardan ayrılması için alıkonulup tedavi edilmeye çalışıldığı yerler olduğunu anlattı.

Koronavirüs salgını insanlığın virüslerle ilk savaşı değil

Çok katı tedbirler alındı

Sarıyıldız, bilinen ilk karantina uygulamasının 1377’de Venedik ve Dubrovnik’te yapıldığını, ilk karantina yerinin ise 1423 yılında Venedik yakınlarında Santa Maria di Nazaret Adası’nda kurulduğunu belirtti.

Ayrıca, 14. yüzyılın sonlarından itibaren Doğu Akdeniz limanlarında karantina tedbirleri alınmaya başlandığını ve bunun daha sonraki dönemlerde karayolu ulaşımına da sıkı bir şekilde uygulandığını anlattı.

“Bunun en tipik örneği Avusturya’nın Osmanlılara uyguladığı karantinadır. Pasarofça Antlaşması’nın ardından Osmanlı-Avusturya ticari münasebetlerinin ve mal mübadelesinin artmasıyla Avusturya, doğudan taşınan vebanın ülkesine sirayetini engelleyebilmek için Osmanlı tüccar, yolcu ve mallarına karşı çok katı karantina tedbirlerine başvurdu.”

 Kızılay’ın Erzincan Hastanesi laboratuvarı / Fotoğraf: AA

[ Kızılay’ın Erzincan Hastanesi laboratuvarı / Fotoğraf: AA]

Kolera kitle ölümlerine yol açtı

Modern anlamda karantina uygulamasının yaygınlaşmasında ve karantina teşkilatlarının kurulmasında büyük salgınların etkili olduğunu vurgulayan Sarıyıldız, Özellikle 19. yüzyılın karakteristik hastalığı olan koleranın sağlık teşkilatlarının kurulmasını hızlandırdığını ve sağlık alanında milletlerarası iş birliği ve antlaşmalar yapılmasını sağladığını belirtti.

Yüzyıllar boyu insanlığı dehşete düşüren büyük veba salgınlarının yerini 19. yüzyılda kolera pandemilerinin aldığını anlatan Sarıyıldız, “Asya kolerası olarak adlandırılan ve Hindistan’dan çıkarak bütün dünyaya yayılan kolera Osmanlı ülkesinde ve başkent İstanbul’da da etkili olup, 1817, 1829, 1852, 1863, 1881 ve 1899 salgınlarıyla kitle halinde ölümlere yol açtı” dedi.

Kız Kulesi’nde karantina

Osmanlı Devleti’nde ilk karantina uygulamasının Sultan 2. Mahmud döneminde, 1831 yılındaki büyük kolera salgını sırasında olduğunu söyleyen Sarıyıldız, şunları anlattı:

“Alınan karara göre İstanbul’a gelen bütün gemiler Boğaziçi’nde bekletilecekti. 2. Mahmud’un iradesiyle Mustafa Nazif Efendi müstakil olarak karantina işiyle görevlendirildi. Karadeniz’den İstanbul’a gelecek İslam gemilerinin Büyük Liman’da, diğer devlet gemilerinin İstinye Körfezi’nde 5 gün karantina altında tutulması kararlaştırıldı. Bu arada vebalı hastalara Maltepe Hastanesi’nde ve Kız Kulesi’nde “usul-ı tahaffuz” uygulandı. Kız Kulesi’nde vebalı hastaların tedavisiyle uğraşan Antuvan Lago’nun karantina usulünün Avrupa’da tatbiki ve bulaşıcı hastalıklarla mücadele hakkında yazdığı risale, daha sonra karantina teşkilatının kurulmasında etkili oldu.”

Osmanlı’da karantina uygulamasının daha sistemli olarak 1835 yılında Çanakkale’de başladığını anlatan Sarıyıldız, Akdeniz çevresini etkileyen kolera dolayısıyla Çanakkale’de karantina çadırları kurulduğunu, Marmara ve İstanbul’a gidecek gemilerin bir süre bekletildiğini belirtti.

Gemiler kontrol ediliyordu

Karantina konusuna önem veren 2. Mahmud’un isteğiyle Meclis-i Meşveret toplandığını vurgulayan Prof. Dr. Sarıyıldız, ulemanın da katıldığı mecliste karantinanın caiz olduğunun kabul edilmesinin ardından mülki ve idari yönlerinin görüşülerek Karantina Meclisi gibi kurumların oluşturulduğunu belirtti.

İstanbul’un çeşitli yerlerinde karantina noktaları kurularak faaliyete başlandığını anlatan Sarıyıldız, şunları söyledi:

“İstanbul, Bilad-ı Selase ve Boğaziçi’nde hangi hastalıktan ve hangi milletten olursa olsun ölümlerde Karantina Meclisi’ne haber verilmesi ve meclisten tezkire alınmadıkça ölülerin defnedilmemesi kural haline getirildi. Karantina tatbikatında her millet için ayrı ayrı hastane yapımı gerektiğinden hastaneleri olmayan Yahudilere ve Karaimler’e Hasköy’de kendi hastanelerini yapma izni verildi. Henüz karantina binaları inşa edilmemiş olduğundan karantina icrası için Tersane-i Amire’den bir gemi alınıp Galata’da Kurşunlu Mahzen önünde personeli belirlenerek hizmete başlandı. Bu gemide hastalık baş gösterince eski gümrük binası karantinahane olarak düzenlendi. İstanbul’a dışarıdan gelip giden gemi yolcularına verilen mürur tezkirelerine geldikleri yerdeki sağlık durumunun yazılması da usul haline getirildi. İstanbul dışında Bursa, Trabzon, Midilli, Siroz, Çanakkale gibi pek çok yerde karantina noktaları kuruldu. Anadolu ve Rumeli sahillerinden İstanbul’a gelecek bütün yerli ve yabancı gemiler, tekneler ve bunların yolcuları karantina tezkiresi soruldu.”

Karantina nizamnamesi 

Sarıyıldız, karantina uygulaması hakkında Osmanlı Devleti’nde uzman kimse bulunmadığından Avusturya ile imzalanan kontratla Zemun Karantinahanesi Baş Direktörü Doktor Minas’ın, yardımcısı ve tercümanının İstanbul’a geldiğini anlattı.

Sarıyıldız, doktorlardan oluşan Meclis-i Nizamat-ı Tehaffuzıyye adında bir meclis kurulduğunu, Avrupalı hekimlerin ardından İstanbul’daki sefirlerin temsilcilerinin de karantina meclisine dahil edildiğini ancak zamanla mecliste çoğunluğun yabancıların eline geçtiğini ve bunun da Osmanlı Devleti’nin aleyhine sonuçlar doğurduğunu anlattı.

“Said Paşa, Osmanlı menfaatlerine ve hukukuna ters düşen bu sakıncalı durumu ortadan kaldırmak ve tekrar mecliste çoğunluğun Osmanlı üyelerinin eline geçmesini sağlamak için on kadar tabibi fahri üye olarak meclise tayin etmişse de bunların üyelikleri uzun sürmedi. Sefir vekillerinin karantina meclisine dahil edilmesi ve verilen tavizler neticesinde Karantina Meclisi karma sıhhiye meclisi haline gelmiş, kapitülasyonlara sıhhiye kapitülasyonları adıyla yeni bir ilave daha yapılmıştır.” 

Lozan’da sağlık işleri millileştirildi

Karantinalarda çalışan sağlık personelinin sayısı hakkında da bilgiler paylaşan Sarıyıldız, şöyle konuştu:

“1896’da Hicaz Karantinası hariç 125 karantina noktasında 511 kişi çalışırken sıhhiye idaresi lağvedildiğinde idarede 42 doktor, 425 memur ve müstahdem çalışmaktaydı. Lozan Konferansı’nda, sağlık uygulamalarıyla ilgili ağır şartlar içeren sıhhiye kapitülasyonlarının kaldırılması söz konusu olduğu zaman Avrupalılar buna itiraz ederek İstanbul Sıhhiye Meclisi’nin yerine doktorluk komitesini kurmak istediler. Ancak bu istek Türk temsilcilerince reddedildi ve sıhhiye kapitülasyonları kaldırılarak sağlık işleri millileştirildi.” 

Hicaz’da önlemler

Prof. Dr. Gülden Sarıyıldız, 1865 yılında hac esnasında koleradan büyük ölümler yaşanınca Osmanlı’nın Hicaz’a birkaç kez sağlık heyetleri gönderdiğini söyledi.

Sarıyıldız, 1866 yılında İstanbul’da toplanan milletlerarası sağlık konferansında alınan karar üzerine özellikle koleranın ortaya çıktığı yer olan Hindistan ve Uzak Doğu’dan gelen gemiler ve yolcuların karantinaları için Kızıldeniz’in girişinde Kamaran Adasında Osmanlı karantinahanelerinin en büyüğü olan Kamaran Tahaffuzhanesinin kurulduğunu belirtti.

Çalışmalardan olumlu sonuç alınması üzerine dış müdahalelere karşı Hicaz ve Kızıldeniz’de durumunu kuvvetlendirmek isteyen Osmanlı hükümetinin Kızıldeniz’in Osmanlı sahillerinde karantinalar oluşturmaya başladığını anlatan Sarıyıldız, şunları söyledi:

“Hicaz ve Yemen sahillerinde Cidde, Yenbu, Rabiğ, Lit, Kunfuda, Hudeyde, Muha, Kamaran Adası gibi noktalarda karantinalar oluşturuldu. 1893’te Hicaz’da hüküm süren koleranın tahribatının büyük olması dikkatleri Mekke’ye yöneltti. Avrupalı devletler Mekke’de hac esnasında umumi sağlığın muhafazası ve Basra körfezinde sağlık tehdidinin önlenmesi için 1894 yılında 2. Paris Milletlerarası Sıhhiye Konferansı’nı düzenledi. Konferansta büyük güçlerin umumun sağlığının muhafazası adına hacca müdahale arzusu göstermeleri üzerine Osmanlı Devleti, Hicaz üzerindeki hukukunu korumak ve inisiyatifini kaybetmemek için Hicaz’da sağlık alanında ıslahat yapacağını vadetti. 1895’te Mekke sıhhiye tabibi doktor Kasım İzzeddin’in raporu doğrultusunda Mekke Sıhhiye İdaresi kuruldu.”

Show More
%d blogcu bunu beğendi: