Bogazici Unuversitesi

MultiTV

Çok Kültürlü Televizyon

Bogazici Unuversitesi

Akademisyen değil provokatör

Boğaziçi Üniversitesi’ndeki provokasyonun mimarları arasında yer alan ve rektörlük kararıyla ilişkisi kesilen Mehmet Feyzi Erçin’in eğitim hariç her işle uğraştığı ortaya çıktı. Boğaziçi provokatörlerine destek veren Erçin’in, sahibi olduğu avukatlık bürosuna “Diren Gezi Parkı” afişi asmaktan, marjinal TİP’çilerin duvar yazılarına müsaade etmeye kadar birçok rezalette imzası var.

Yavuz Selim  İstanbul 

Rektör ataması bahanesiyle provokatif eylemler ve siyasal söylemlerle hedef alınan Boğaziçi Üniversitesi temizleniyor. Eğitim yuvası olması gereken Boğaziçi’ni ideolojik bağnazlığın merkezi yapma hevesindeki azgın azınlığın bayraktarlarından Mehmet Feyzi Erçin’in kurumda eğitim harici her skandal işe isminin karıştığı belirlendi.

Artık zehir saçamayacak

Mehmet Feyzi Erçin, 2013 yılından bu yana Boğaziçi Üniversitesi Batı Dilleri ve Edebiyatları bölümünün “Film Çalışmaları Programı” kapsamında yarı zamanlı olarak FA kodlu Film dersleri veriyordu. Erçin’in Yaz Okulu’nda FA 481 (Film Music) dersini vermesi onaylanmadı. Rektörlük, Feyzi Erçin’in öğrencilere verdiği harf notlandırmasında sorun olduğuna vurgu yaparak, “Ya adaletli olarak notlandırma yapılmıyor veya ders içeriği 3 kredilik ders yükünü yansıtmıyor. BÜ standartlarına uygun ders verilmediği kanaati hasıl olmuştur. Bu nedenle bu kişinin kurumumuzun eğitim ve öğretim kalitesini olumsuz yönde etkilediği değerlendirilmiştir. Bu nedenle, kurumumuzda ders vermesi uygun değildir” ifadeleriyle Erçin’in görevine son verdi.

HOCA mı? MİLİTAN mı?

Boğaziçi Üniversitesi’ndeki provokasyonun mimarları arasında yer alan ve rektörlük kararıyla kurumdan kovulan Mehmet Feyzi Erçin’in eğitim hariç her işle uğraştığı ortaya çıktı. Erçin’in, rektör atamasının ardından üniversitede başlatılan provokasyonda gözaltına alınan öğrencilere adliyede desteğe koştuğu, üniversite öğrencilerine “derslere kulak asmayın ben size gereken notları vereceğim” dediği, eylemcilerin Gezi kalkışmasında yer aldığı ve marjinal Türkiye İşçi Partisi’nin illegal şekilde duvarlara yazı yazıp kamu zararına yol açmasına ön ayak olduğu iddia edildi. Boğaziçi Üniversitesi’nde akademisyen sıfatıyla 8 yıldır öğrencilerin zihinlerini zehirleyen Feyzi Erçin’in İstanbul 1 Nolu Barosu’na kayıtlı avukat olarak da görev yürüttüğü kaydedildi.

Gizli yazışmalarda Erçin izi

Feyzi Erçin’in ismi, Whatsapp üzerinde kurulan gizli gruplarda tertiplenen Boğaziçi protestolarında geçiyor. Sözde öğrencilere sokakları savaş alanına çevirirken almaları gereken önlemler konusunda yöneltilen uyarılarda, Erçin’in avukatlık vasfına vurgu yapıldığı kaydedildi. O yazışmalarda “Mehmet Feyzi Erçin hocanın baro sicil no … HES kodunuzu ve baro sicil no’yu kolunuza yazın” ifadeleri yer aldı.

Provokasyonun her safhasında o var

Erçin’in, rektör atamasının ardından üniversitede başlatılan hukuk dışı provokasyonda gözaltına alınan öğrencilere, maaş aldığı kurum aleyhinde faaliyette bulunarak, adliyede desteğe koştuğu saptandı. Adliye koridorlarındaki görüntüsü ortaya çıkan Erçin’in sözde öğrencilere “Sizi yalnız bırakmayacağız” dediği belirlendi.

Üniversitedeki derslerde de eğitimle değil farklı işlerle ilgilenen Erçin’in, öğrencilerine “derslere kulak asmayın ben size gereken notları vereceğim” dediği iddia edildi. Not rezaletleri, Erçin’in yeni dönemde Boğaziçi’nde ders verilmemesinin ana sebebi oldu.

Akademik unvanı yok

Feyzi Erçin’in yönettiği Taksim Cumhuriyet Caddesi’ndeki Erçin Bilgin Bektaşoğlu Avukatlık Bürosu’nun penceresinden Gezi kalkışmasına destek için “Diren Gezi Parkı” afişi asıldığı belirlendi. Sözde akademisyen Feyzi Erçin, 2013 yılındaki Gezi kalkışmasına fiili destek verdiği öğrenildi. Erçin’in Boğaziçi Üniversitesi’ndeki görevine Gezi Parkı kalkışmasının hemen ardından başlaması dikkat çekti.

TİP’çi marjinal

Siyasi çizgisinin marjinal Türkiye İşçi Partisi (TİP) yönünde olduğunu da itiraf eden Feyzi Erçin’in TİP’in illegal şekilde duvarlara yazı yazıp kamu zararına yol açmasına ön ayak olduğu bildirildi. Erçin, TİP tarafından yayımlanan bir videosunda “Doğduğumdan beri yanımızda olduğunu bildiğim TİP artık en güçlü muhalefeti yapan parti. İyiki mahallemizi yazılımlarınla süslüyorsun” ifadelerini kullandığı ortaya çıktı.

Boğaziçi Direnişi’nden duyurdular! Provokatör akademisyenlerin cezası kesilmeye başladı

Yeniakit.com.tr 

‘Boğaziçi Direnişi’ adlı twitter hesabından yapılan paylaşımda, provokatör akademisyenlerden Feyzi Erçin’in, üniversitede vereceği derslerinin onaylanmadığı ifade edildi. Twitter hesabından yapılan paylaşımda, “Emekli hocalarımızın ders vermelerini keyfi şekillerde, muğlak kıstaslarla engellemeye çalışan kayyum kadro yarı zamanlı hocalarımızın derslerini onaylamamaya başladı. Aldığımız ilk haber sevgili hocamız Feyzi Erçin’in dersinin onaylanmadığı yönünde.” denildi.

Derslerinin onaylanmadığını doğruladı

Erçin de paylaşılan bilgiyi onaylayarak, “Ben ne yazacağımı henüz bilemiyorum. Çok soran oldu ve, evet bilgi doğru. Elbet üzgünüm, ilk duygusallığı atınca yazacağım. Ama öncesinde bugün için çoktan planlanmış güzel bir etkinliğimiz var. Ben de Schubert çalacağım.” dedi.

Öğrencilerini kışkırtarak sırt dönme eylemi yapmışlardı!

HDP ve CHP ile DHKP-C ve diğer yasa dışı örgütlerin desteklediği Boğaziçililer, birkaç gün boyunca ülkenin çeşitli yerlerinde kargaşa girişiminde bulunmuş, kısa bir süre sonra ise eylemler etkisini yitirmişti. Bugün dersleri onaylanmayan Erçin’İn de aralarında olduğu bir avuç azınlık akademisyen, ‘sırt dönme’ adını verdikleri eylemi günlerce devam etmiş ve Prof. Dr. Melih Bulu’yu bahane ederek öğrencilerini kışkırmıştı. Yirmi beş kişiye kadar düşen azınlık akdemisyen grubu eylemlerini sürdürememişti.

Boğaziçi öğrencilerini kışkırtmaya devam: Fakülte açmaya ‘dehşet verici’ diyen hocamız da oldu!

Boğaziçi Üniversitesi’nin eski İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü Dekanı Prof. Dr. Oya Başak, yaşanan olayları değerlendirdi. Öğrencileri kışkırtacak ifadeler kullanan Başak, Boğaziçi Üniversitesi’ne yeni fakültelerin açılmasını ise skandal bir ifadeyle değerlendirdi.

 Yeniakit.com.tr 

Boğaziçi Üniversitesi’nin azınlık akademisyen grubununun öğrencileri kışkırtan açıklamalarından sonra bu kez de üniversitenin eski İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü Dekanı Prof. Dr. Oya Başak sahneye çıktı. Boğaziçi Üniversitesi’nde yeni açılan Hukuk ve İletişim Fakülteleri’nin sorulduğu Prof. Başak akıl almaz bir cevap vererek, “Dehşet içinde kaldım.” ifadesini kullandı.

Prof. Dr. Melih Bulu’yu hedef aldı

Boğaziçi Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Melih Bulu’yu bahane eden grubun provokasyonu sürerken, öğrencileri kışkırtacak bir açıklama da eski İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü Dekanı Prof. Dr. Oya Başak’tan geldi. Gazete Oksijen adlı haftalık dergiye konuşan Başak, isim vermeden Prof. Dr. Melih Bulu’yu hedef aldı. “Biz ders vermeden, referanslarına bakmadan asla hoca kabul etmezdik.” diyen Başak, “Çok ince eleyip sık dokurduk ve öyle seçerdik.” şeklinde konuştu.

Yeni fakültelerin açılmasından rahatsız olan bir akademisyen!

LGBTİ’li sapkınların yuvası haline gelen Boğaziçi’nin eski akademisyeni Prof. Başak’a, üniversitede açılan Hukuk ve İletişim fakülteleri de soruldu. Sapkınların buluştuğu üniversite kulüplerinden, akademisyenlerin bile eşcinsel azgınlığı meşrulaştırmaya çalışmasından rahatsız olmayan Prof. Dr. Oya Başak, üniversitede yeni öğrencilerin farklı dallarda yetişeceği bölümler için şu skandal cevabı verdi:

– Ne düşündünüz Hukuk ve İletişim fakülteleri kurulduğunu öğrendiğiniz zaman? Herhangi bir talep geldiğini duymuş muydunuz?

“Hiç. Dehşet içinde kaldım. Yani… Olmaz.”

Kukla da kuklacı da hesap verecek

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın rektör atamasını bahane ederek Boğaziçi Üniversitesi’ni 2. Gezi arayışının merkez üssüne dönüştürmeye çalışan provokatörlere karşı harekete geçildi. Kanuna aykırı toplantı ve yürüyüş yapan, kamu malına zarar veren, Müslümanların kıblesi Kâbe’yi dahi hedef alan provokatörler hakkında Rektör Prof.Dr. Melih Bulu imzasıyla disiplin soruşturması başlatıldı.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından Prof. Dr. Melih Bulu’nun Boğaziçi Üniversitesi’ne rektör atanmasını bahane ederek marjinal sol örgütlerle birlikte Gezi benzeri bir kalkışma çıkarmaya çalışan Boğaziçili provokatörlere karşı harekete geçildiği bildirildi. Bilim ve eğitimle uğraşmak yerine provokasyonu tercih eden öğrenci görünümlü militanlar hakkında disiplin soruşturması başlatıldığı ortaya çıktı. Boğaziçi Üniversitesi Hukuk Müşavirliği’nin, eylemleri organize ettiği, öğrencileri kışkırttığı belirlenen öğretim üyesi görünümündeki asıl provokatörlerle ilgili de dosya hazırladığı, yakın zamanda soruşturma başlatacağı öğrenildi.

Öğrenci onuruna yakışmayan hareketten soruşturma

Atama bahanesiyle Boğaziçi Üniversitesi’ni terörize etmeye çalışan öğrenci görünümlü provokatörler hakkında disiplin soruşturması başlatıldı. Boğaziçi Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Melih Bulu imzasıyla başlatılan soruşturma, aralarında rektörlük binasının 3 kapısını kapatarak üniversite personelini içerde mahsur bırakan ve Müslümanların kıblesi Kâbe’ye hakaret edenlerin de olduğu 50 öğrenciyi kapsıyor. Öğrenci görünümlü militanlar hakkındaki soruşturma, “Yükseköğretim kurumları içinde veya dışında yükseköğretim öğrenci sıfatına, onur ve şerefine aykırı harekette bulunan, öğrenme ve öğretme hürriyetini doğrudan doğruya veya dolaylı olarak kısıtlayan, kurumların sükun, huzur ve çalışma düzenini  bozan, boykot, işgal ve engelleme gibi eylemlere katılanları” kapsayan 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’nun 54. maddesi ile Yükseköğretim Kurumları Öğrenci Disiplin Yönetmeliği’nin 12. maddesi uyarınca açıldı. Üniversite Hukuk Müşavirliği de eylemleri organize eden, öğrencileri kışkırttığı belirlenen öğretim üyesi görünümündeki asıl provokatörlerle ilgili dosya hazırladığı, yakın zamanda soruşturma başlatacağı ifade ediliyor.

Önce savcılık sonra rektörlük

Boğaziçi Üniversitesi tarafından haklarında disiplin soruşturması açılan öğrenci görünümlü militanlar hakkında İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı da soruşturma başlatmıştı. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Terör Suçları Soruşturma Bürosu tarafından gözaltına alınan öğrenciler, “Kanuna aykırı toplantı ve yürüyüşlere silahsız katılarak ihtara rağmen kendiliğinden dağılmama, kişiyi hürriyetinden yoksun kılma ve mala zarar verme suçlarından” gözaltına alınmış, ifadeleri alındıktan sonra adli kontrol tedbiri uygulanarak serbest bırakılmışlardı.

Personele korku saldılar

Öte yandan, Boğaziçi Üniversitesi Koruma Şube Müdürlüğü tarafından hazırlanan yazıda ise disiplin soruşturması açılan öğrencilerin katıldığı eylemler için şu ifadeler kullanıldı: “Abluka boyunca Rektörlükte bulunan personel bina içerisinde mahsur kalmıştır. Rektörlük personel giriş kapısının camına vurmak suretiyle personele korku salmak istenmiştir. Rektörlük makam aracının önü bariyerlerle kapatılarak lastiğinin havası indirilmiştir.” 

Boğaziçi’nin ilk dekanı konuştu: Ülkem yargılandı masadan kalktım

Boğaziçi Üniversitesi’nde yeni açılan Hukuk Fakültesi’nin dekanlığına atanan Prof. Selami Kuran, AİHM yargıçlığına seçilemediği süreci anlattı. Kuran, “Türkiye’yi yargıladıkları için masadan kalktım” dedi.

Prof. Dr. Melih Bulu’nun Boğaziçi Üniversitesi’ne rektör olarak atanmasıyla başlayan protestolar devam ederken, üniversite bünyesinde yeni açılan Hukuk Fakültesi’nin dekanlığına atanan Prof. Dr. Selami Kuran’ın ismi üzerinde de bazı iddialar gündeme geldi. “AİHM’ye seçilemeyen Türk yargıç” olarak lanse edilen eski Marmara Üniversitesi Milletlerarası Hukuk Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Selami Kuran, Milliyet’e dekanlık sürecini ve AİHM’de yaşananları anlattı. Lisans ve doktora eğitimini Zürih Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde tamamlayan Prof. Dr. Kuran, liseden sonra hukuk okuma idealiyle Zürih’e gittiğini ve bulaşıkçılık, komilik, garsonluk gibi işler yaparak hem çalışıp hem de okuduğunu söyledi. İsviçre’de geçirdiği 12 yılın sonunda Türkiye’ye döndüğünü belirten Kuran, İsviçre’de doktora yaparken tanıştığı Prof. Dr. Selçuk Öztek’in davetiyle Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde akademisyen olarak çalışmaya başladığını anlattı. Kuran, sorularımıza şöyle yanıt verdi: 

Boğaziçi Hukuk’ta farklı ne göreceğiz?

Benim aklımda dekanlık yoktu. YÖK başkanı Yekta bey arayıp görüşmek istediğini söyledi. Yüz yüze görüştük. Akademik olarak beni takip ettiklerini söylediler. Ben de Türkiye’deki Hukuk Fakültesi’ne giren birçok öğrencinin ticaret veya ceza hukukuna yoğunlaşıp, mezun olunca avukatlığa yöneldiklerini ancak dünyanın çok farklı bir yöne gittiğini belirterek, uzman yetkin hukukçulara ihtiyacımız olduğunu belirttim. Boğaziçi’nde uluslararası hukuk, deniz hukuku, AB hukuku, bilişim, enerji, insan hakları hukuku gibi tematik alanları önceleyen ve öğrencileri bu vizyona kanalize edecek bir eğitim anlayışımız olacak. Türkiye’nin en zeki, algısı açık, sorgulayan öğrencileri donanımlı hukukçu olmalı. Fakültede asgari 60, azami 100 öğrencinin eğitim alacağı bir yapı oluşturacağız. Türk Hukuku’nu Türkçe, diğer alanlarda İngilizce öğretim yapacağız. Yüzde 100 İngilizce hukuk eğitimi sömürge ülkelerinde olur. Türkiye’de hukuk fakültesi alanında bir numara olmayı hedefliyoruz.

Öğretim elemanlarını hangi kriterlere göre seçeceksiniz? Adrese teslim ilan veya kadrolaşma olacağından çekinenler var? 

Akademisyenler, Boğaziçi’nin akademik atama ve yükseltme kriterlerine uygun görevlendirilecek. Zamanla bu kriterleri de yükseltmeyi hedefliyoruz. Beni bilen bilir. Hiç kimsenin yaşam tarzı, siyasi görüşü, inancıyla ilgilenmem. Tek kriterim herkesin işini yapması, liyakat ve adalettir. Boğaziçi Hukuk Fakültesi’ne babamın oğlu gelse liyakat ve adaletten ödün vermem. Hakkı teslim ederim. Tekrar ediyorum; babamın oğlu veya yakınım bile olsa liyakat ve adaletten vazgeçmem.

Bu kadar tepki arasında yakınlarınızın dekanlık görevi için çekincesi olmadı mı?

Atama gündeme gelince eşimle konuştum. Kendisi 25 yıllık avukattır. Eşim, ‘Senin Boğaziçi gibi köklü bir üniversitede Hukuk Fakültesi’nin temelini atman ülke için çok önemli’ diyerek motive etti.

‘Ayrımcılık yapılınca masadan kalktım’

AİHM’ye yargıç olarak kabul edilmediğiniz konusu gündem getirildi?

2017 yılı sonunda Işıl Karakaş’ın görev süresi dolacağından, Dışişleri ve Adalet Bakanlığı’ndan Işıl hanımın yerine aday olup olmayacağımı sordular. Ben de ülkem için adaylığı kabul ettim ve süreç başlamış oldu. Benden önce 3 aday kabul edilmemişti. Akademik geçmişim, çalışmalarım birinci komisyon veya danışma paneli dediğimiz kurulda kabul edildi. Birinci komisyondan tam geçer not aldıktan sonra ikinci komisyona davet edildim. Mülakat şeklindeki komisyonda ağırlıklı olarak Avrupa parlamenterler meclisinden farklı siyasi gruplara mensup milletvekilleri bulunuyordu. Toplantı başlarken, 25 kişilik komisyon üyelerine ‘Burada hukukçu kimliğimle bulunuyorum. Avrupa hukuku, insan hakları, AİHM içtihadı, insan hakları ihlalleri ile ilgili her soruya çekinmeden cevap verebilirim’ dedim. Sonra sırayla sorular gelmeye başladı. İlk soru terörle mücadelede oldu. Seçilmiş HDP’li belediyelerin neden görevden alındığı şeklindeydi. Türkiye’deki hendek olaylarını anlattım. Ülkenin güvenlik güçlerinin bazı yerleşim yerlerine sokulmadığını, kasabalarda şehirlerde, yer altına tüneller açılıp terör örgütünün yığınak yaptığını, Avrupa’da hiçbir ülkenin bu duruma müsaade etmeyeceğini ve bazı yerel yöneticilerin terör örgütüyle iş birliği yaptığının kanıtlandığını anlattım. Bu kez 15 Temmuz ve FETÖ’den ihraç edilenleri sorular gelmeye başladı. 15 Temmuz’da yaşananları, sivil insanların katledildiğini, devlet bürokrasisine sızan bir örgüt yapılanması olduğunu ve devletin bu örgütü tasfiye ettiğini anlattım. Aslında mülakatın nereye gittiğinin farkındaydım ve ortam gerilmeye başlamıştı. ‘Türkiye’de uzun tutukluluk yargının kalite meselesi, hak ihlali sorunlarını konuşalım’ dedikçe konu dönüp dolaşıp siyasi sorulara geliyordu. En sonunda bir komisyon üyesi, ‘Türkiye’nin insan hakları ve demokrasiyle her zaman sorunu var. Kültürünüzden, inancınızdan, tarihinizden dolayı sorunlu ve sorumlusunuz’ deyince; ‘Ülkemde insan hakları ihlalleri olduğunu söyleyebilirsiniz ancak Türkiye’deki insanların tümünü inancı, tarihi, kültürüyle küçümseyemezsin’ diyerek çıkıştım. Bir toplumu küçümsemenin insan hakları ihlali olduğunu, soru ve yorumun hukuki değil siyasi olduğunu, mülakatta ayrımcılığa dayanan bu görüşü şiddetle redettiğimi dile getirip, ‘Burada yargıçlık seçimi değil, yargılama yapılıyorsa ne işim var’ diyerek masadan kalktım. Yargıçlık seçiminden çekildiğimi belirttikten sonra, siyasi iktidarı temsilen veya herhangi bir siyasi aidiyetle gelmediğimi, ülkemi temsilen geldiğimi ve aşağılanmaya sessiz kalmayacağımı söyledim. Adaylıktan çekildiğimi Dışişleri ve Adalet bakanlıklarına ilettim, Işıl hanım görevi de otomatikman uzadı.” 

‘İfade özgürlüğü insan hakkıdır’

Öğencilerin itirazlarını dile getirmesinin birincil öneme sahip insan hakkı olduğunu düşünüyor musunuz?

Aklı selimle hareket etmediğimiz, barışçıl şekilde ifade özgürlüğünü kullanmadığımız takdirde demokratik toplumsal yaşam sürdürülemez. Empati kurmanın önemine inanıyorum. Herkesin aklı selim içinde, barışçıl ve demokratik sınırlarda itiraz ve ifade özgürlüğünü kullanması insan hakkıdır. Ancak bunun dışına çıkmanıza da hiçbir ülkede müsaade edilmez.

Boğaziçi’ni radikal sol örgütler provoke etti! DSP Genel Başkanı Önder Aksakal, Akit’e konuştu

Yeni anayasa, terör, HDP ve Millet İttifakı’na ilişkin çarpıcı açıklamalarda bulunan DSP lideri Önder Aksakal, Boğaziçi Üniversitesi’nde yaşanan olaylar için de “Devlet dirayetli durdu. Olayları içeriye sızan örgütler tırmandırdı” dedi.

Demokratik Sol Parti (DSP) Genel Başkanı Önder Aksakal, gündeme ilişkin gazetemiz Akit’e önemli açıklamalarda bulundu. Türkiye’nin darbe anayasasından kurtulup, sivil, demokratik bir anayasaya ihtiyaç duyduğunu belirten Aksakal, Boğaziçi olayları, Gara tartışması ve gündemdeki birçok konuyu değerlendirdi.

“Sivil, demokratik anayasa şart!”

Yeni anayasa tartışmalarına ilişkin görüşlerini aktaran Aksakal, “Geriye dönüp baktığımızda en son anayasamız 12 Eylül 1980 darbesi sonrasında yine darbeciler tarafından hazırlanmış halkoyuna sunularak kabul edilmiş. Tabi bu dönemin özgün koşullarında vatandaşın darbe ortamının ve darbe yönetiminin baskısı altında çok büyük bir oy oranıyla kabul edildiği gerçeğini bir kenara koyarak bunu söylemek isterim. Ondan önceki de 1960, yine darbe sonrasında gerçekleşmiş. Gönlümüzün istediği sivil iradenin oluşturduğu Parlamento’nun hazırladığı anayasanın hayata geçmesidir. Demokratik olmayan hususların bir sivil anlayışla demokratik bir yaklaşımla yeniden elden geçirilmesi doğru olacaktır. Yani baştan ele alınarak sivil bir anlayışla, demokratik bir anlayışla bir düzene sokulma ihtiyacı var” şeklinde konuştu.

“HDP’ye maddi destek kesilmeli, hareket alanı daraltılmalı”

HDP’nin Türkiye’nin birliğiyle ilgisi olmadığını ifade eden Önder Aksakal, HDP’nin maddi desteğinin kesilmesi gerektiğini belirterek, “HDP’nin ortak hazırlanan bildirilere imza atmamasını onlar adına normal karşılıyorum çünkü öyle bir bildiriyi zaten imzalamaz onlar. Çünkü bu tip bildiriler Türkiye Cumhuriyeti devletinin vatanı ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü esas alan metinlerdir. HDP’nin politikası zaten, Türkiye Cumhuriyeti devletinin vatanı ve milletiyle birliğini savunan bir politika içermediği için bunlar imzalamıyorlar. Her sene bu adamlara 50-60 milyon veriliyor. Dışarıdan bakıldığında ‘bu adamları devlet besliyor’ deniliyor. Mecliste grubu var diye kırmızı plakalı araç veriyoruz, o da bölgesine gittiğinde benim polisimi tokatlıyor. Parti kapatmak çözüm değil, partiyi kapatın yarın diğer partiye geçip oradan devam eder. Demek ki bunların hareket alanını daraltacak, çalışmalarına maddi ya da manevi desteği sağlayacak yasal düzenlemeleri ortadan kaldırmamız gerekiyor” ifadelerini kullandı.

Devlet gereğini yapmıştır”

Boğaziçi olaylarına da değinen DSP Genel Başkanı Aksakal, “Başlangıcı itibariyle gayet masum, gayet demokratik tepki içeren olaylardı ancak bunu sistemi bozmaya çalışan uluslararası güçlerin katılımıyla farklı bir noktaya taşımaya çalıştılar. Orada devlet dirayetli durabilmiştir. Hükümetin de, İçişleri Bakanlığı’nın da, gerek istihbarat kaynaklarımızın dirayetli duruşu oradaki provokasyonun önüne geçmiştir. İkinci bir toplumsal kalkışma zeminini hazırlama stratejilerini engellemiştir. Rektör atandı ve bu rektör ataması yasal strateji ve statü içerisinde doğruydu. Hiç kimse atanma şekli konusunda bir suçlamada bulunamaz çünkü anayasa bu yetkiyi veriyor. Eğer bir protestoyu olması gereken demokratik boyutunu aşacak noktalara taşıyorsa, orada devlet elbetteki bir vaziyet alacaktır. Kamu düzenini sağlamak ve üniversitede eğitim ve öğretimin sürekliliğini sağlamak adına bir vaziyet alacaktır. Dolayısıyla orada yapılan özellikle radikal sol örgütlerin temsilcilerinin öğrencilerin içerisine sızarak onların halisane duygularını suistimal ederek o olayı farklı noktalara taşıyor olmasını biz doğru görmüyoruz. Boğaziçi Üniversitesi önemli bir kurumdur Türkiye için. Hiç kimsenin onun üzerinden Türkiye’nin yapısına zarar vermesine müsaade edilmemesi gerekir” değerlendirmesinde bulundu.

“Millet ittifakı bütünlük arz etmiyor”

Aksakal, “Şu anda sadece Cumhur İttifakı kendini tahkim etmiş ve bunu bozulmadan devam ettiren bir yapı. Millet İttifakı denilen kavram bir bütünlük arz etmiyor. Kendi içlerinde de bu bütünlüğün sağlanmadığına dair açıklamalar var. CHP’de Sayın Muharrem İnce partiden ayrılarak ayrı bir parti kurma yapısı içerisine girdi. Saadet Partisi’nin açıklaması var. Demekki Millet İttifakı çok bütünsel bir yapı olarak karşımızda durmuyor. Seçim barajı eğer kaldırılırsa ki biz kaldırılması gerektiğine inanıyoruz. Daha çok ittifaklar ortaya çıkabilir. Kendi iç siyasetimizde ne kadar birbirimize muhalif olursak olalım, milli meseleler konusunda tüm siyasi partilerin dış dünyaya karşı omuz omuza bir görüntü vermesi zorunludur” dedi.

Kimseyi takmıyorlar! Boğaziçi ‘Üniversite’si bu cesareti nereden alıyor?

Cumhurbaşkanı Erdoğan atadığı için rektör bahanesiyle ortalığı savaş alanına çeviren Boğaziçi Üniversitesi’ndeki klik, kendinden olmayan akademisyene de kapıyı kapalı tutuyor. Üniversite, yasal zorunluluk olmasına rağmen Milli Eğitim Bakanlığı’nın uzman yetiştirmek için dünyadaki en seçkin üniversitelere gönderdiği 30 kadar yüksek lisans ve doktora öğrencisine dönüşte “kadro” vermedi.

2021 yılı için bütçeden 426 milyon lira alacak olan Boğaziçi Üniversitesi devlet üniversitesi olmasına rağmen ne YÖK’ü ne Milli Eğitim Bakanlığı’nı (MEB) takıyor. Üniversite, MEB bursuyla kendi adına yurt dışına yüksek lisans ve doktora için gönderilen yaklaşık 30 öğrenciye, ne danışman atadı ne de dönüşlerinde görev verdi.

MEB’in yetkisinde

Geçmişi 1929’a dayanan 1416 sayılı Ecnebi Memleketlere Gönderilecek Talebe Hakkında Kanun’da 2014 ve 2016’da yapılan değişikliklerle MEB’e, çeşitli kamu kurumları ve üniversiteler adına yurt dışına yüksek lisans ve doktora öğrencisi gönderme yetkisi verildi. Böylece daha önce sınırlı ve belli kişilerin imtiyazında olan yurt dışında okuma hakkı tüm Anadolu’ya yayıldı. Üniversiteler de ihtiyaçları doğrultusunda talepte bulunarak MEB bursuyla yurt dışına öğrenci gönderme imkânına sahip oldu.

Danışman da atamadı

Boğaziçi Üniversitesine hakim olan grup ise “kapalı sistemi” sürdürmek için şimdiye kadar hiç talepte bulunmadı. Ancak üniversite talepte bulunmasa da yasa MEB’e üniversite adına belli sayıda öğrenciyi yurt dışına gönderme yetkisi veriyor. Boğaziçi Üniversitesi kendi adına yurt dışına gönderilen öğrencilere yasal zorunluluk olmasına rağmen ne danışman atadı ne dönüşte bu öğrencileri istihdam etti. Üniversitenin öğrencilere cevabı, “Sizi biz göndermedik. Sizi kabul etmiyoruz” oldu.

Tazminat ödemek zorunda kalıyorlar

Üç ay içinde göreve başlaması gereken öğrenciler mecburi hizmetlerini yapamadıkları için yüklü tazminat ödemekle karşı karşıya kalıyorlar. MEB de milyonlarca dolar ödeyerek yurt dışındaki eğitimlerini üstlendiği öğrencileri, mağdur olmasınlar diye memur olarak işe başlatıyor veya onlara başka bir üniversite buluyor.

Cambrıdge’i de yetersiz buluyor

Boğaziçi Üniversitesi’ni yönetenlerin standart bahanesi gelen öğrencilerin yetersiz olması. Oysa öğrenciler, burs alabilmek için dünyanın en iyi üniversitelerinden kabul almak zorunda. Yani öğrencilerin bilgisayar bilimleri, bölge ve ülke uzmanlıkları, ilaç geliştirme ve doku mühendisliği alanında yüksek lisans ve doktora yaptığı üniversitelerin çoğu, sıralamada Boğaziçi Üniversitesi’nin önünde. Bunlar arasında Cambridge, California, Edinburgh, Münih Teknik ve Imperial College gibi seçkin üniversiteler bulunuyor. Üniversite aslında bursiyer öğrencilerin döndüklerinde henüz yetersiz olduğuna inanıyorsa bile önce araştırma görevlisi olarak istihdam edebilir, kendi atama kriterlerini tutturunca da öğretim üyeliğine atayabilir. Ancak üniversite öğrencileri kapıyı tamamen kapatmayı tercih ediyor.

Türkiye’de uzman istemiyor

Yeni Şafak’ın görüşlerine başvurduğu akademisyenler, Boğaziçi Üniversitesi’ni yönetenlerin, Afrika, Asya uzmanı olan, yerel dilleri konuşabilen uzmanlar istemediğini böylece Türkiye’nin bu konuda İngiltere ya da ABD’ye bağımlı olmasını tercih ettiğini belirtiyor. MEB’in Güney Afrika, Güney Kore ya da Çin’e gönderdiği öğrenciler de bu sebeple boşta kalıyor. Boğaziçi Üniversitesi’ndeki hizbin, “devlet üniversiteyi ele geçirmeye çalışıyor” argümanına da tepkiler var. Zaten bir devlet üniversitesi olan Boğaziçi, bu yıl devlet bütçesinden 426 milyon lira ödenek alacak.

Boğaziçi, Üniversiteden ziyade bir bilim kilisesidir!

Boğaziçi Üniversitesi’ndeki kalkışmanın arka planında neler olduğunu deşifre eden Araştırmacı Yazar Mustafa Şen, “Boğaziçi’nde muhafazakâr veya ülkücü olan öğretim görevlisi var mı? Yok. Başka üniversitelerde var da neden orada yok? Çünkü orası bir gettodur. Uyduruk sebeplerle böyle kişilerin görevli olmasına izin verilmiyor. Bir bilim kilisesi kurulmuş vaziyette. Bu bilim kilisesinin epistemik cemaatine dâhil olmayan kimseyi üniversiteye almıyorlar” diye konuştu.

Boğaziçi Üniversitesi’nde öğrenciler kullanılarak başlatılan ülkeyi kaosa çekme planı devam ediyor. Rektör ataması bahane edilerek başlatılan eylemlerin geldiği noktaya baktığımızda meselenin rektör meselesi olmadığı açık bir şekilde görülmekte. Özellikle terör örgütlerinin kışkırtmalarıyla ülke geneline yayılmaya çalışılan provokasyon sağduyulu vatandaşlarımız tarafından kabul görmedi. Özgürlük gibi kavramlar kullanılarak masumlaştırılmaya çalışılan Boğaziçi meselesi tam bir oyundan ibaret. Bu oyunu Boğaziçi Üniversitesi’ni iyi bilen birçok isim deşifre etti. Boğaziçi Üniversitesi’ndeki kalkışmanın arka planında neler olduğunu deşifre eden isimlerden biri de kendisi de Boğaziçili olan Araştırmacı Yazar Mustafa Şen. Kamuoyunun yakından tanıdığı Şen ile kendilerinden başkasına hayat hakkı tanımayan, kendileri gibi düşünmeyen hiç kimseye akademik alanda yol açmayan bilim kilisesine dönüştürülen Boğaziçi Üniversitesi’nin iç yüzünü konuştuk.

Boğaziçi Üniversitesi mezunusunuz. Üniversiteyi en iyi bilen isimlerden birisiniz. Öğrencilik yıllarınızda Üniversitede hangi faaliyetlerde bulundunuz ve hangi zorlukları yaşadınız?

1985-1986 eğitim-öğretim yılında Boğaziçi Üniversitesine kayıt olmuştuk. Öğrenciler arasında çok özgürlükçü, liberal ve demokrat bir ortam olarak anılması bizlerin dikkatini çekmişti.

Ramazan ayı geldiğinde bizden öncekilere iftarı sorduğumuzda öyle bir şeyin olmadığını söylediler. Gerekli idari birimlere gittik. İftar vakti yemek verilip verilmediğini sorduk olumlu bir yanıt gelmedi. Sorabildiğimiz kadar kişiyle görüştük. 276 kişi oruç tutacaklarını söylediler, isimlerini verdiler. İsimlerini vermeleri önemliydi çünkü idare uyduruktan bir şey yapıldığını söyleyebilirdi.

Benden liste istediler ben de vermedim. Gerçek mi sahte mi anlamında bir liste isteniyor ama ben o listedekilerin işleme alınacağını düşündüm. Ama neticede iftar için yemek çıkarılması iznini alabildik. İlk başlarda iftar vakti 2-3 tane idareden yetkili kişi kontrole geliyordu. Gelme amaçları kontrol için görünüyordu ama “Kimler var?” gibisinden bakınıyorlardı.

İslami hassasiyeti olan öğrenciler genellikle Uluslararası İlişkiler Kulübü’ne katılıyordu. Orada faaliyet yapıyordu. Bu kulüp üzerinden fişlendik desem yalan olmaz. Zaten daha sonra o kulübü kapattılar.

Dindar öğrencilerin kulüp kurmasını zorlaştırıyorlar değil mi?

 Yeşilay Derneği ile Boğaziçi Üniversitesi logoları birleştirilmiş bir ambleme sahip kulüp kurulmuştu. Kulübün açılması için zar zor izin alınmıştı. Daha sonra da Boğaziçi Üniversitesinin amblemi bozulmuş gerekçesiyle hesap sorulmuştu. Amaç kulübü kapatmaktı. Ama bir arkadaşımız çıkıp aslında bozulan amblemin Yeşilay Derneğinin amblemi olduğunu bu yüzden herhangi bir işlemin yapılmayacağını söylemişti. Bu savunma sayesinde kulübün kapatılması engellenmişti.

Sizin kimliğiniz nedeniyle yaşadığınız bir mağduriyet oldu mu?

Mesela ben doktoradan atıldım. Final sınavına alınmadığım için ortalamam 3.00’ün altına düştü. Ortalamanın altına düşüldüğünde de doktoradan atılıyordunuz. O zamanki sistem böyleydi.

Kapkara faşizm

Erbakan Hoca, Başbakan iken bile üniversiteye alınmak istenmiyor doğru mu?

Necmettin Erbakan, Başbakan olduğu zaman üniversiteye getirmek istediğimizi ilettiğimizde kabul etmediler. Israrlarımız neticesinde olumlu bir yanıt verdiler. Ülkenin başbakanın davet edilmesine bile zor müsaade ettiler. 

Görünürde çok demokrat ve özgürlükçü ama o tozpembe özgürlük büyüsünü bozulduğunda altından kapkara bir faşizm çıkıyordu.   

Boğaziçi anti-Türk gettosudur

Bize Boğaziçi Üniversitesinin portresini çizer misiniz? Diğer üniversitelerden farkı nedir? Neden birileri orayı kale olarak görüyor?

1863 yılında Amerikan misyonerlik okulu olarak kurulmuştur. Misyonerlik okullarının amacı, o ülkeye ve o ülkenin dinine karşı kurulur. O zamanlar kurulduğunda kılıfına uydurulmuştu. Boğaziçi bir Anti-Türk gettosudur diye boşuna söylemiyorum. 1971 yılına kadar bir misyonerlik okulu olduğu için üniversitenin başına Türk bir rektör tayin edilememiştir. 1971 yılında millileştirildikten sonra Türk rektörler atanmıştır. Daha önceleri Liberal-Amerikancı bir yer iken şimdi onlarla beraber marjinal sol gruplar mevcuttur. Kendilerinden olmayanları aralarına almamaları konusunda birbirleriyle anlaşmışlardır. Bunu başka bir üniversitede görmek çok zordur. Bir ülkenin etnik ve kültürel yapısı nasılsa o üniversitede de öyledir. Takriben bu yapı üniversitelere yansır.

Mesela Boğaziçi Üniversitesi eylemlerinde başörtülü kızlar gördük değil mi? Acaba o kızlar kendilerine hiç sordular mı bu üniversitede  neden başörtülü hoca, asistan veya yetkili çalışan yok? Şimdiye kadar bu böyleydi ama bundan sonra başörtülü hoca görebiliriz.

Eğer bu durum böyle devam etseydi orada okuyan başörtülü kızlar o üniversitede öğretim görevlisi olabilecek miydi? Hayır. Nasıl biliyorum? Çünkü bu zamana kadar almadılar. Boğaziçi’nde muhafazakâr veya ülkücü olan öğretim görevlisi var mı? Yok. Başka üniversitelerde var da neden orada yok? Çünkü orası bir gettodur. Uyduruk sebeplerle böyle kişilerin görevli olmasına izin verilmiyor.

Bir bilim kilisesi kurulmuş vaziyette. Bu bilim kilisesinin epistemik cemaatine dâhil olmayan kimseyi üniversiteye almıyorlar. Ezkaza birileri yanlış okula gidiyorsa o hariç. “Boğaziçi Üniversitesi çok demokratik ve özgürlükçüdür. Her kesimden öğrenci var. İslami öğrenciler de var” diyorlarken aslında bir gerçeği çarpıtıyorlar. Öğrenciler merkezi sınav sistemine göre yerleştiriliyor. Kaç türlü öğrenci olduğunu değil kaç türlü hoca olduğunu söyleyin. Öğrenciler sizin insiyatifinizde değil ama öğretim görevlileri, yöneticiler, asistanlar sizin insiyatifinizde. Elinde olsalar istemedikleri öğrencileri de üniversiteye almazlar.

Şerif Mardin’e bile tahammül edemediler

Neye dayanarak bunu iddia ediyorum. Bu protestoların başını çeken akademisyenler Hendek çatışmalarında terörle mücadeleye karşı bildiri yapanlardır. Sanırım 2008 yılında olmuştu. 119 üniversite öğretim görevlisi başörtüsüne karşı bir bildiri yayınlamışlardır. Hatta kendi epistemik cemaatlerine mensup olmayan hocaları da bıktırıp gönderdiler. Örnek Şerif Mardin’e bile tahammül edemediler. Şerif Mardin ise hocaların hocasıdır. Teorisi olan bir hocadır. Kuru bir akademisyen değildir. Pek bilinmez, Yalçın Koç adında bir dahi vardır. Onu bile bıktırdılar, çekip gitti.

Boğaziçi, bir üniversiteden ziyade bir bilim kilisesi ve eğitim-öğretim topluluğundan çok bir epistemik cemaattir.

Amerika’ya beyin devşiren istasyon

Boğaziçi Üniversitesini bu toprakların değerlerinden kopuk hatta değerlerimize düşman olan yapısından kurtarmak için neler yapılabilir?

 Açık konuşmak gerekirse alınan idari kararların arkasında durmak gereklidir. Boğaziçi’yi Amerika’ya beyin devşiren bir istasyon olmaktan kurtarmak için başka çare yok. Nasıl ki merkezi sistemle hak eden öğrenci üniversiteye girebiliyorsa hak eden ve muhtelif ideolojiye sahip hocaların da üniversiteye girebilmesi için bu ortam oluşturulmalıdır.

Boğaziçi bu haliyle de maalesef kendi kendini yok ediyor. Bu önlenmelidir çünkü neticede Boğaziçi Üniversitesi, Türk yurdundadır, Türk üniversitesidir. Bu yüzden kendi kendini yok etmesi önlenmelidir.

Kendi kendini yok etmekten kastınız nedir?

Kendi kendini yok etmekten kastımı biraz şerh edeyim. Boğaziçi Üniversitesine öğrenciler %1’lik dilimden giriyorlar. İlk 100’ün 50-60 öğrencisini Boğaziçi alıyor. İlk binin de üçte ikisini Boğaziçi alıyor. Böyle bir üniversiteden bahsediyoruz. Ama böylesine seçkin öğrenciler alan Boğaziçi Üniversitesi dünyada 600. sıralarda. Ve öğrencilerin %1’den girdiği bir üniversitenin hocaları makalelerine ve kitaplarına atıf sırasında Türkiye’de ilk 10’da bile değiller. Başka bir şey dünyada en etkin akademisyenler listesi yayınlanır. Boğaziçi de o listede var ama Türkiye’deki üniversiteler arasında ilk 10’da bile değildir.  

Sizlerin, Türkiye’nin en seçkin öğrencilerinin girdiği bir üniversiteyi 600. sıralara geriletmeye hakkınız yoktur. Rektör Melih Bey de Boğaziçi’ni ilk 100’e dâhil etmeyi hedeflediğini söylemiştir.

Melih Bulu’nun Boğaziçi geleneğinden gelmediği yönündeki eleştirilere ne diyorsunuz?

 “Bir Boğaziçi geleneği vardır. Melih Bulu o gelenekten değildir” iddiasını öne sürmekteler. Ben o üniversiteye gittiğimde rektör Boğaziçili değildi. Boğaziçi’nde hiç okumamıştı bile. Melih Bulu ise master ve doktorasını orada yapmıştır. Lisansını başka bir üniversitede tamamlamıştır. Eğer sizler master ve doktorasını Boğaziçi’nde yapmış ama lisansını orada yapmamış birini kabul etmiyorsanız o halde sizlerin master ve doktora seviyesi yetersizdir. Sizler, kendinizi inkâr etmektesiniz. Bir insan bir okulda bir dönem okuduğunda oralıdır artık. 

Rektör CHP’li olsaydı bu eylemler yapılır mıydı?

Başka bir rektör CHP’de parti meclisi üyesi olup, başka bir üniversitede rektör olabiliyor. Başka bir üniversite rektörü CHP amblemi önünde konuşma yapabiliyor. AK Partiden aday adayı olduğu için kabul etmek istemiyorlar. Şayet CHP’den aday adayı olsaydı bu eylemler yapılır mıydı? Hayır.

Eylemcilerin terör örgütüne selam çakmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

İlk eylemlerini Canan Kaftancıoğlu önderliğinde terör örgütü marşı söyleyerek yaptılar. Terör örgütünün rektör tayiniyle ne alakası var? Ve sonra da HDP Eş Başkanını ziyaret ettiler. Amacın zaten rektör atamasını olmadığını gösterdiler. “Tüm kayyımlar gibi Boğaziçi’ndeki kayyım da gidecek” gibi bir ifade kullanıldı. Böyle bir ifade amacın bilimle, akademiyle, rektörle alakalı olmadığına işaret ediyor. Çünkü bu ifade terör örgütünün ifadesidir. Ve dağdan da yanıt geldi. Cemil Bayık: “Boğaziçi’nde ki eylem desteklenmeli” dedi. Bu eylemde gözaltına alınan 108 kişinin çoğunluğu terör örgütü üyeleri veya sempatizanıydı. Şunun altını çizerek söylüyorum: Öğrencilerin ve hocaların bilimsel akademik ve demokratik hakları her zaman vardır. Bu haklarını bilimsel akademik ve demokratik yollarla eylem yapabilirler ve bu hakları bizzat rektör savunmalıdır. Bunda hiçbir sorun olamaz. Lakin bir terör örgütü tertiplenmesiyle ortaya çıkıyorsa buna izin verilemez. Demokratik ülkelerde teröre asla izin verilmez.

Rektöre karşı eylem yapan akademisyenler Gara’da 13 vatandaşımızı şehit eden terör örgütüne karşı eylem yapabilir mi? Ya da eylemi geçtik kınama yayınlayabilirler mi?

Rektöre karşı eylem yapan hocalar, 13 sivili katletmiş olan PKK’yı kınayan ve tel’in eden bir açıklama yapabilirler mi hiç sanmıyorum.

Boğaziçi Üniversitesi konusundan biraz siyasete geçelim istiyorum. Sizin güncel siyasete dair yorumlarınızı önemsiyorum. Milli Görüş geleneğinden gelen bir isim olarak Saadet Partisi ve AK Parti yakınlaşmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? İki parti neden ittifak yapmalı sizce?

Bu en başından beri olması gereken bir şeydi. AK Parti, Başkanlık Sistemi Modelini savunurken biz Milli Görüşçüler biliriz ki ilk kurduğumuz Milli Nizam Partisinin tüzüğünde Başkanlık Sisteminin, Parlamenter Sistemden daha etkin ve verimli olduğu yazar. 1990’larda da bu tartışmalar yapılmıştı. Necmettin Erbakan hoca da başkanlık sistemini önermişti. Saadet Partisi ve AK Parti bu konuda uzlaşma içine girerse milli görüşçü fikrine doğru bir şey yapmış olur.

Kaynak: yeniakit

Şarap vaadiyle militan avı! Eylemi ayakta tutmaya çalışan Boğaziçi provokatörleri, şaraba bel bağladı

İkinci bir Gezi kalkışması başlatmak umuduyla yola çıkan, ancak bünyelerindeki PKK, DHKP/C, FETÖ ve marjinal sol örgüt üyeleri deşifre olunca kan kaybeden Boğaziçi provokatörleri, destek bulabilmek için farklı arayışlara başladı. Yeni militanlar edinmek için harekete geçen fişlemeci güruh, rektörlük binası önünde selfi paylaşan 10 öğrenciye “Şarap”, “Tirbüşon kullanımı” ve “Şarap tadımı” kursu vereceklerini vaat etti.

Boğaziçi Üniversitesi’ne rektör atanmasını bahane ederek ‘2. Gezi’ benzeri bir kalkışma hayali kuranların hayalleri suya düştü. CHP, HDP, İYİ Parti ve marjinal sol örgütlerin desteklediği protesto eylemleri “fos” çıkan Boğaziçili provokatörler, taraftar bulabilmek için ücretsiz şarap kursu vererek başlarını dik tutmaya çalışıyorlar.

Bilim değil şarap konuşacaklar

Marjinal sol örgütlerin kışkırtmasıyla ve CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu’nun göstericilerle kol kola girerek söylediği DHPK-C marşlarıyla ülkeyi yangın yerine çevireceklerini sanan kaos tüccarlarının 2’nci Gezi hayali kabusa döndü. Rektör ataması bahanesiyle başlayan eylemlerden umduklarını bulamayan karanlık odaklar milli irade karşısında bir kez daha hüsrana uğradı. Eylemlerin ikinci ayında, gözaltına alınan göstericilerden çoğunun marjinal sol terör örgütü üyesi çıkmasıyla insicamı bozulan protestolar, yerini nümayişlere bıraktı. Rektör Bulu istifa edene kadar eylemlerini sürdüreceğini iddia eden bir avuç Gezi sevdalısı ise dalga konusu oldu. Emniyet güçlerinin, öğrenci görünümlü DHKP-C, PKK, FETÖ ve marjinal sol örgütü üyelerine yönelik kararlı duruşu sonrası yandaş bulmakta zorlanan Boğaziçi provokatörleri şimdi de alkol rezilliği üzerinden eylemlerini ayakta tutmaya çalışıyor.

Provokasyonu ayakta tutmaya çalışıyorlar

Daha önce chanting, yoga, meditasyon ve kitap okuma etkinlikleriyle yandaş toplamaya çalışan, ardından LGBTİ bayrakları altında eşcinsel sapkınların desteğiyle sesini duyurmaya çalışan, son olarak Şeyma’nın örtüsünün arkasına sığınan göstericiler, şimdi de ücretsiz şarap kursuyla taraftar toplamaya çalışıyor. Geçtiğimiz günlerde eşcinsel sapkınların Müslümanların kıblesi Kâbe-i Muazzama’ya yönelik saygısızlığına tepki gösteren Boğaziçi Üniversitesi İslam Araştırmaları Kulübü (BİSAK) üyesi yüzlerce mütedeyyin öğrencinin fişlendiği ve 15 bin üyesi olan ‘Boğaziçi BUDDY” grubunda dün skandal bir duyuru yapıldı. Mustafa Kaan Doğan adlı kullanıcının yaptığı duyuruda, dünkü (12 Şubat Cuma) nöbete katılıp, rektörlük binası önünde selfie paylaşacak 10 kişiye çekilişle online ‘Temel Seviye Şarap Eğitimi’ verileceği ilan edildi. Kurs tarihinin daha sonra belirleneceği duyuruda, kura ile belirlenen kişilere şarapla ilgili 8 başlıkta eğitim verileceği ilan edildi.

Provokatörlere  uygulamalı şarap dersi

 İşte azgın azınlık tarafından “yüzde 1’lik dilimdeki öğrenciler” denilerek göklere çıkarılan provokatörlerin, adam devşirmek için vaat ettikleri  şarap kursundaki o konu başlıkları:

Boğaziçi CIA üssü gibi çalışmış! Akademisyen görünümlü ajanlar Türkiye aleyhine sinsi faaliyetler yürütmüş

Boğaziçi Üniversitesi’ne yerli ve milli rektör atanmasını bahane ederek ülkemizi yangın yerine çevirmek isteyenlerin perde arkasındaki gücü deşifre ediyoruz. Robert Koleji ve Boğaziçi Üniversitesi’nin temelini atan Cyrus Hamlin’in ABD’nin önde gelen misyonerlerinden biri olduğu, sonraki dönemlerde Boğaziçi’nde görev alan John Scott Everton, Prof. Dr. Sumner Boyd, Charles Gilchrist, Mary Nadi, John Freely gibi birçok rektör ve hocanın da CIA ile dirsek teması içerisinde olduğu ortaya çıktı.

Hakkı Söyler  İstanbul 

Boğaziçi Üniversitesi’nin ilk nüvesi olarak kabul edilen Robert Koleji’nin ABD’li misyonerler tarafından kurulduğu ve bir dönem görev yapan hocaların ekseriyetinin de CIA bağlantılı isimlerden oluştuğu ortaya çıktı. CIA’dan emekli olan birçok ismin Boğaziçi kampüsünde hoca olarak görev yaptığı ve gençlerimizi devşirmek için olağanüstü bir gayret gösterdikleri belirlendi. Boğaziçi’nde rektörlük yapan başta John Scott Everton olmak üzere Prof. Dr. Sumner Boyd, Charles Gilchrist, Mary Nadi, John Freely gibi isimlerin görev yaptıkları dönem içerisinde CIA ile dirsek teması içerisinde oldukları kaydedildi.

Boğaziçi Üniversitesi’ne rektör olarak ataması gerçekleştirilen Prof. Dr. Melih Bulu’yu kabul etmemek için provokatif eylem içerisinde bulunan ve öğrencileri kışkırtanların zihin dünyasını şekillendiren kirli odakları deşifre ediyoruz.

CIA ajanı rektörler ve hocalar

Boğaziçi Üniversitesi’nin öncüsü olarak kabul edilen Robert Koleji, ABD’nin dünyaca ünlü misyoneri Cyrus Hamlin ve Fransız Yahudisi ABD’li işadamı Christopher Rheinlander Robert tarafından kuruldu. Zaman içerisinde Boğaziçi’deki bu okulda görev yapan hocaların bir kısmı bizzat Amerikan haber alma teşkilatı CIA tarafından görevlendirilmiş isimlerden seçilmiş. 1968-1971 yılları arasında rektör olarak görev yapan John Scott Everton, Robert Koleji’ne atanmadan önce ABD’nin Burma Büyükelçiliği görevini yürütüyordu. Gerçekte ise CIA adına istihbari faaliyetler gerçekleştiriyordu.

Yine Robert Koleji hocalarından biri olan Prof. Dr. Hilary Sumner Boyd’un CIA ilişkisi bizzat güvenlik güçlerimiz tarafından ifşa edilmiş. 1971 yılında illegal Türkiye İhtilalci İşçi Partisi’nin Ferit İlsever başkanlığındaki ekibi, Boyd’un Robert Koleji Kampüsü içindeki evinde yakalanıyor. Bu durum bizzat güvenlik güçlerimiz tarafından kayıt altına alınıyor. Prof. Dr. John Freely’nin sicili de oldukça dikkat çekiyor. Freely, Amerikan Deniz Kuvvetleri’nde komando olarak görev yaptıktan sonra emeklilik günlerini Robert Koleji’nde hoca olarak geçiriyor.

Boğaziçi’de görev yapan bir diğer öğretim görevlisi Dr. Mary Nadi de FBI’ya bağlı olarak çalışan Office of Strategic Services (OSS) ajanı olarak görev yapmış. Dr. Charles Gilchrist, İngiliz Özel Harekat Dairesi (SOE) bünyesinde özel harp komandosu ve ajanı olarak görev yapmış bir isim.