Avrupa

MultiTV

Çok Kültürlü Televizyon

Avrupa

Uzman isimden olay açıklama: Yunanistan’ı işgal ettiler! Yakın zamanda…

Altınbaş Üniversitesi’nden Güvenlik Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Eray Güçlüer, gündemdeki ABD Başkanı Joe Biden yönetiminin Veliaht Prens Muhammed Bin Selman’a Cemal Kaşıkçı cinayeti nedeniyle yaptırım uygulamaması, Ermenistan’daki darbe girişimi ve Amerika’nın Yunanistan’daki varlığını artırmasına yönelik değerlendirmelerde bulundu.

Biden’ın insan hakları ve demokrasiye dünya genelinde daha çok önem vereceğini söyleyerek, düşünsel bir hareket başlatmak istediğini aktaran Güçlüer, “Kendisini insan hakları savunucusu haline getirerek dünya kamuoyunda olumlu geri dönüşler almak istedi. Gerçekten insan hakları savunulsa, bu güzel bir şey olur. Biden Cemal Kaşıkçı cinayetini kendi hümanist propagandasına alet etmeye çalıştı. Kaşıkçı cinayetini işleyenler korunurken böyle bir algının oluşturulmaya çalışılması çifte standartlık anlamına gelmektedir” diye konuştu.

“Biden gerçekten insan hakları peşinde değil”

Güçlüer, “CIA tarafından hazırlanan raporda, ölüm emrinin prens Muhammed Bin Selman’ın bizzat verdiği yazıyorken, yaptırımlar listesinde adının olmaması, rapordan 3 kişinin adının sonradan silinmesi Biden’ın gerçekten insan hakları ve demokrasi peşinde değil sadece bu yönde bir algı oluşturmak çabasında olduğunu gösteriyor. Bu algı operasyonuna Kaşıkçı cinayetinin alet edilmesi vahim bir durum. Dolayısıyla ABD emperyalist politikalarında geçmişe göre çok büyük bir değişiklik olmayacağını anlıyoruz” ifadelerini kullandı.

“Amaç Trump ile MBS’ın bağlarını kesmek”

Prens Selman ile Trump’ın bağlantısının kesilmesinin amaçlandığını vurgulayan Güçlüer, “Çünkü özellikle ekonomik açıdan aralarında güçlü bir bağ vardı. Ayrıca, yeni ABD yönetimi, Suudi yönetime ayar vermeye çalışıyor. Kaşıkçı cinayetine gerçekten sahip çıkılsa Selman’ın şu anda o koltukta oturmaması lazım. ABD’nin bunu yaptıracak gücü var. Selman, kral da olur, ABD elemanı olarak ülkeyi yönetmeye devam da eder” dedi.

“Ermenistan’da halkın tavrı belirleyici olacak”

Ermenistan’ın, Azerbaycan ile girdiği savaşta ordusunun büyük bir bölümünü kaybettiğini belirten Güçlüer, “Paşinyan, ülkesini kaybedeceği bir çatışmaya sokmuştur. Dolayısıyla çok ciddi can ve ekonomik kayıpları ile psikolojik travma ortaya çıktı. Bu da Ermenistan’da yeni bir dengenin oluşmasına yol açtı. Bundan sonraki süreçte halkın tavrı belirleyici olacaktır. Halk, ne 2018 yılında ABD darbesiyle başbakan olan Paşinyan’a ne de neredeyse bütün subayları Rus Harp Okulları’nda yetişmiş Ermenistan ordusuna güveniyor, sıkışmış durumda. Bundan sonraki süreçte ya Paşinyan bir olaya kurban gidebilir ya da halkı, Paşinyan’ın yanına itilmesini sağlayacak provakatif eylemler olabilir” değerlendirmesinde bulundu.

“Asıl mesele ABD ve Rusya’nın güç mücadelesi”

Paşinyan’ın koltuğu bırakmayacağını aktaran Güçlüer, “Asıl mesele Rusya ve ABD arasındaki mücadelenin sonuçlarının ne olacağı. Ermenistan üzerindeki bu mücadelenin kısa süreli olmayacağını tahmin ediyorum. Irak, Suriye ve Libya’da bunu gördük. Genellik böyle güç mücadelesinin görüldüğü ülkeler istikrarsızlaşıyor. Bu istikrarsızlık İran’a sıçrayabilir, Hazar’ın doğusundaki diğer ülkeleri de etkileyebilir. Ülkede seçim yapılsa bile bu istikrarsızlık durmaz. Çünkü yaşanan bu olaylar Ermenistan dışındaki dinamikler nedeniyle gerçekleşiyor. Her şeye rağmen Paşinyan, ABD desteği olduğu için koltuğunda oturuyor, yoksa gitmesi gerekirdi. Bundan sonra da aldığı destekle gitmeyecek gibi duruyor” diye konuştu.

“Yunan halkı uyanmaya başladı”

Yunanistan’ın bir süredir Türkiye ile kriz yaratmak üzerine oluşturduğu politikaların halk üzerinde giderek zayıfladığını söyleyen Dr. Öğr. Üyesi Eray Güçlüer, “Türk düşmanlığı üzerinden üretilen politikalarla iç kamuoyunu manipüle etme stratejisine Yunan halkı gördüğümüz kadarıyla uyanmaya başladı. ABD, Dedeağaç ve Yunanistan ana karasında diğer dört ana üs bölgesi ile Girit ve Güney Kıbrıs’a konuşlandı. Ayrıca Suudi Arabistan, BAE, Mısır gibi NATO üyesi olmayan ülkelerin bu üsleri kullandıklarına dair bilgiler var” ifadelerini kullandı.

“Yunanistan, ABD tarafından işgal edilmiştir! Türkiye…”

Adı konulmasa bile Yunanistan’ın işgal edildiğini vurgulayan Güçlüer, “Savaşsız işgal işte bu şekilde gerçekleşiyor. Yunanistan, ABD tarafından işgal edilmiştir, nedeni ilerleyen zamanda ortaya çıkacaktır. Türkiye, İran, Rusya hattını stratejik olarak çevreleme söz konusudur. Yunan halkı işte bunun farkında vardı ve hükümetle aynı fikirde değiller. Dolayısıyla bu problem Yunanistan’ı daha da karıştıracak gibi görünüyor” dedi.

Manzini: Türkiye’nin önemi bir kez daha ortaya çıktı

İtalyan Ticaret ve Sanayi Odası Derneği Başkanı Livio Manzini, Türkiye’nin, dış ticaretinin yarıdan fazlasını AB üyesi ülkelerle gerçekleştirdiğini belirterek, “Salgın süreci, Türkiye’nin Avrupa’ya yönelik ticaretindeki önem ve avantajını bir kez daha ortaya çıkardı” diye konuştu.

İtalyan Ticaret ve Sanayi Odası Derneği Başkanı Livio Manzini, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Türkiye ile İtalya arasındaki ticaret hacminin zaman içinde gelişim kaydederek yaklaşık 20 milyar dolarlık seviyelere ulaştığını söyledi.

Salgının yaşandığı 2020’de ticaret hacminde dramatik bir düşüş olmadığını ifade eden Manzini, “İtalya, Türkiye için Avrupa bölgesinde ikinci büyük ticari partner olma özelliğini korudu. Burada uluslararası İtalyan şirketlerinin büyük hacimli ithalat ve ihracat işlemlerinin katkısı önemli oldu. Öte yandan, İtalyan Ticaret ve Sanayi Odası Derneği olarak hedefimiz, potansiyel ticaret hacmine ulaşabilmek için küçük ve orta ölçekli şirketlerin karşılıklı ithalat ve ihracat yapmalarına katkı sağlamak ve böylece sadece ticari gelişime değil, aynı zamanda iki ülke girişimcilerinin birbirlerini tanımasına olanak sağlamaktır. Böylece orta-uzun vadede potansiyel hacme ulaşılması hedefleniyor.” diye konuştu.

Geçen yıl Türkiye’ye yaklaşık 1 milyar dolara ulaşan İtalyan doğrudan sermaye girişi gerçekleştiğini dile getiren Manzini, “Şüphesiz içinde bulunduğumuz bu kırılgan süreçte geleneksel sektörler olarak görebileceğimiz enerji, çevre ve otomotiv ön plana çıkmaktadır. 2021’in ikinci yarısında normalleşmeye dönme süreciyle birlikte İtalya’dan gelebilecek yatırımlarda yeni bir ivmenin başlamasını bekleyebiliriz.” dedi.

Livio Manzini, Türkiye’nin, dış ticaretinin yarıdan fazlasını AB üyesi ülkelerle gerçekleştirdiğini belirterek, şunları kaydetti:

“Türk ürünlerinin gerek kalite/fiyat oranı gerekse de lojistik avantajı söz konusu. Salgın süreci, Türkiye’nin Avrupa’ya yönelik ticaretindeki önem ve avantajını bir kez daha ortaya çıkardı. Burada Türkiye’nin sahip olduğu avantajları yerinde ve zamanında kullanımına olanak sağlayacak çok açık bir durumla karşı karşıyayız. AB ile başlatılmakta olan yeniden yakınlaşma faaliyetlerini memnuniyetle gözlemekteyiz. Söz konusu yakınlaşma sürecinin hızlandırılarak ivme kazandırılmasının Türk ihracatçı firmalara geniş olanaklar sağlayacağı kaçınılmazdır. Oda olarak beklentimiz, başlatılan bu yeni sürecin hızlanarak devam etmesidir. Nitekim bizler de bize düşen görev olan Türkiye’nin ve Türk ürünlerinin İtalya ve sahip olduğumuz network aracılığıyla tüm dünyada tanıtımına katkı sağlamaya çalışmaktayız.

Bu amaçla önümüzdeki günlerde Türkiye’ye yönelik yatırım ve ticaretin getireceği avantajları içeren bir internet semineri çalışmasını programımıza almış bulunmaktayız.”

“Ticaret hacmindeki yüzde 10’luk daralmayı 2021’de telafi etmeyi hedefliyoruz”

İtalyan Ticaret ve Sanayi Odası Derneği Başkanı Manzini, 2020’nin ocak-kasım döneminde İtalya-Türkiye ticaret hacminin 14,3 milyar dolar olarak gerçekleştiğini, geçen yıl ticaret hacminde 2019’a göre yaklaşık yüzde 13 daralma yaşandığını söyledi.

Manzini, 2020’nin aralık ayı sonuçlarında toparlanma olacağı varsayımıyla yılın yaklaşık yüzde 10’lar seviyesinde düşüşle kapanacağını öngördüklerini ifade ederek, şu değerlendirmelerde bulundu:

“Bizler için öngörülebilir ilk hedef, 2020’de yaşanan yaklaşık yüzde 10’luk kaybın bu yıl telafi edilmesi olmalıdır ancak bu değer, daha önceki yıllarda ulaşılmış olan 20 milyar dolar hedefinden halen oldukça uzak gözükmektedir. Dolayısıyla gerçekçi projeksiyon, 2021 yılında 2020 kayıplarını geri almak ve 2022 yılı hedefi ise yeniden 20 milyar dolar olmalıdır.

Orta vadeye bakarsak, başka bir deyişle tekrar büyüme trendine girmiş küresel ekonomik yapıda, ikili ilişkilerdeki ticari potansiyelin daha önce belirttiğimiz ve iki ülke hükümetlerinin de teyit ettikleri rakam şüphesiz 30 milyar dolardır. Başka bir deyişle, burada yüzde 50 civarında bir büyüme potansiyeli söz konusudur ki bu, küçümsenecek bir rakam değildir.”

“Yatırım imkanlarının hayata geçirilmesinde aktif rol oynamaya devam edeceğiz”

Livio Manzini, 30 milyar dolar ticaret hacmine ulaşmanın ancak küçük ve orta ölçekli şirketlerin ticari faaliyetlerinde tekrar normalleşmesiyle gerçekleşebileceğini kaydetti.

Manzini, sözlerini şöyle tamamladı:

“Bu amaçla İtalyan Ticaret ve Sanayi Odası Derneği, 2021 programlarında gerek Türk ürünlerinin tanıtımı gerekse de küçük-orta ölçekli firmalarımızın sanal ortamda ikili iş görüşmelerini gerçekleştireceği bir planlama yapmıştır. Aynı zamanda Türk firmalarının İtalya’da, İtalyan firmalarının Türkiye’deki yatırımlarını artırmaları için ikili ilişkilerin sürdürülebilir bir şekilde geliştirilmesinin ne kadar önemli olduğunun bilincindeyiz. Dolayısıyla yatırım imkanlarının değerlendirilmesi ve hayata geçirilmesi konularında da aktif rol oynamaya devam edeceğiz.

Amacımız ve gayretimiz, üretim çarklarının yeniden normale dönmesi ve karşılıklı ticaretimizin öncelikle tekrar 20 milyar dolara ulaşması, akabinde 30 milyar dolar hedefine doğru yeni bir büyüme ivmesi yakalamasını sağlamaktır.”

Yeterki ‘LGBTi’ olsun! 144 üyeli derneğe 8 milyon dolar akıttılar

ABD ve Avrupa, Türkiye’de topluma eşcinselliği dayatan LGBTİ derneklerine milyon dolarlar aktarıyor. Sadece 144 üyeli Ankara merkezli “Kaos GL Kültürel Araştırmalar ve Dayanışma Derneği”ne aktarılan fonun büyüklüğü 7 milyon 896 bin doları (yaklaşık 57 milyon lira) buluyor.

LGBTİ lobisinin Türkiye ayağını yöneten 17 dernek var. Bu derneklerin üye sayısı sadece 12 ila 230 arasında değişiyor. Ancak aktarılan paralar dudak uçuklatıyor. 2021’e kadar bu derneklere 24 milyon 433 bin dolar (yaklaşık 175 milyon TL) aktarılmış. Söz konusu yardımın %31’ini 144 üyeli KAOS GL almış. Yeni Şafak, KAOS GL’nin eşcinsel örgütler için fon alma rehberi hazırladığını ortaya çıkarmıştı. Fonlanan derneklerin 6’sı İstanbul, 4’ü Ankara, 2’si İzmir, 2’si Mersin, 1’i Diyarbakır, 1’i Bursa ve 1’i de Antalya’da bulunuyor. Bu Truva Atlarına, en fazla yardım ise ABD, AB Delegasyonu ve büyükelçiliklerden geliyor.

Boğaziçi Üniversitesi’ndeki provokasyonda sahne alan LGBTİ’lilerin para havuzu deşifre oldu. LGBTİ’lilerin en büyük para kaynağını, söz konusu dernekleri etki ajanı olarak kullanan ABD ile Kabe fotoğrafını yere sererek üzerine LGBT paçavrası yerleştirenlerin gözaltına alınmasına tepki gösteren AB oldu. LGBT’yi (Lezbiyen, gey, biseksüel ve transseksüel) normalleştirme ve yaygınlaştırmak için uluslararası düzeyde gerçekleştirilen lobi faaliyetlerini Türkiye’de uygulayan 17 dernek var. Bu derneklerin üye sayısı ise 12 ila 230 arasında değişiyor. Ancak söz konusu derneklere aktarılan para ise milyonlarca doları buldu.

173 milyon TL aktarmışlar

17 LGBTİ derneğine, kuruluşundan 2021 yılına kadar yurt dışından 24 milyon 853 bin 433 dolar (yaklaşık 175 milyon) aktarıldığı tespit edildi. En fazla yardımın ise BM ve üye ülkeler, AB Delegasyonu ve büyükelçiliklerden yapıldığı anlaşıldı. Buralardan yapılan toplam yardımın 15 milyon 174 bin 652 dolar olduğu belirlendi. Yine İsveç’ten 6 milyon 111 bin 994 dolar, Belçika’dan 1 milyon 390 bin 814 dolar, Hollanda’dan 1 milyon 133 bin 223 dolar, Almanya’dan da 1 milyon 42 bin 748 dolar LGBTİ derneklerine aktarıldı.

En büyük pay o derneğe

17 dernek içerisinde en fazla ‘yardım’ Ankara merkezli Kaos Gey ve Lezbiyen (KAOS GL) Kültürel Araştırmalar ve Dayanışma Derneği’ne yapıldı. Buna göre, söz konusu derneğe 24 milyon 853 bin 433 doların yüzde 31’lik bölümü yani 7 milyon 896 bin 555 dolar aktarıldı. Derneğin üye sayısının ise 144 olduğu öğrenildi. KAOS GL’nin eşcinsel örgütler için fon rehberi hazırladığı ve söz konusu rehberde para alabilecekleri adresleri yazdığı ortaya çıkmıştı. Rehberde, hibe alınabilecek 14 ülkedeki 59 sivil toplum kuruluşu, aralarında ABD, Almanya ve Fransa’nın da bulunduğu 10 büyükelçilik ile CHP’li Beşiktaş, Kadıköy ve Şişli Belediyeleri sıralanıyordu.

Gelirlerini yurt dışı yardımları oluşturdu

17 derneğin, 2019 yılındaki gelirinin yaklaşık 23 milyon TL olduğu, bunun 20 milyon lirasını ise yurt dışından aldıkları yardımların oluştuğu belirtildi. Öte yandan, tüzük amacında “LGBTİ destekleme” ifadesi geçenler arasında 2017-2020 yılları arasında düzenli gelire sahip olan ve yurt dışından düzenli olarak yardım alan dernekler arasında Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu Derneği ile Cinsel Şiddete Karşı Hukuki Yardım Derneği’nin bulunduğu öğrenildi. Batı’nın milyon dolarlar akıttığı derneklerin bulunduğu iller şöyle: İstanbul (6), Ankara (4), İzmir (2), Mersin (2), Diyarbakır (1), Bursa (1), Antalya (1).

Türkiye’yi çok fena vurdu! ABD’de de onlarca ölü var

Sibirya’dan Avrupa’ya inen ve Akdeniz kıyılarına kadar ulaşan kar yağışı ve tipi, Türkiye’yi vurdu. Yunanistan ve diğer Avrupa ülkelerinde de hayat felç olurken, elektrik, su ve telefonlar kesildi. Kutup soğuğu Girit Adası’nda can kaybına yol açarken, BBC Meteoroloji Servisi bölge için yeni bir tahminde bulundu. Soğuk hava ABD’de 21 kişiyi öldürürken, İtalya’daki Etna Yanardağı da yeniden patladı.

Sibirya’dan Avrupa’ya inen ve Akdeniz kıyılarına kadar ulaşan kar yağışı ve tipi, Antalya ve Kaş’a kar yağışı getirdi. Yunanistan gibi bazı ülkelerde hayat felç olurken, elektrik, su ve telefonlar kesildi; kutup soğuğu Akdeniz’in ortasındaki Girit Adası’nda bile can aldı.

Akdeniz kıyısındaki Antalya’da yıllar sonra ilk kez kar yağdı, şehir sakinleri büyük şaşkınlık yaşadı. Kaş ve Finike’nin bazı kesimleri beyaza büründü, yollarda kar görenler araçlarını durdurup yağışı seyretti.

Yunanistan’da ise tıpkı Türkiye gibi kuzeyden ülkeye giriş yapan soğuk hava dalgası en güneydeki Girit’e kadar indi, orta kesimlerde “acil durum” ilan edildi ve koronavirüs aşı kampanyası askıya alındı.

Kuzey Makedonya sınırındaki Florina’da hava sıcaklığı eksi 19.4 dereceye kadar indi, yerel medyada “Medea” adı verilen hava akımı Yunanistan’ın kuzeyinin buz tutmasına yol açtı.

Başkent Atina’da Pazartesi gündüz başlayan kar yağışı akşam saatlerinde etkisini artırdı, şehir sakinleri Salı günü sabah uyandıklarında bembeyaz bir örtüyle karşılaştı.

Uluslararası haber ajansı Reuters Atina’nın simgesi Akropolis’in kar altındaki fotoğraflarını dünyaya servis ederken, Kathimerini Çarşamba günü daha çok kar beklendiğini bildiriyor.

Kathimerini ayrıca soğuk hava sisteminin Ege Denizi’ndeki adalara 24 saat boyunca kar getireceğini ve yağışın şiddetini artıracağını da aktarıyor.

Kar yağışı ve tipi Yunanistan’da on binlerce ev ve işyerinin elektriksiz kalmasına yol açtı, yerel medya başkent Atina’nın da içerisinde bulunduğu Attica bölgesiyle Evia’da elektriklerin kesildiğini yazdı.

Ordu birlikleri sahaya sürüldü

Attica bölgesinde yetkililer “acil durum” ilan etmek zorunda kaldı, bölgede yaşayan yüz binlerce insan elektriksiz ve susuz kaldı. Telefon hatları da beklendiği gibi kesildi.

Atina’nın da içinde olduğu Attica’da yaklaşık üç milyon insanın yaşadığını aktaran Kathimerini, ulaşım hatlarının durduğunu ve bölgede hava sıcaklığının eksi 14 kadar indiğini bildirdi.

Arama kurtarma ekipleri yetersiz kaldı, Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis birçok bölgede ordu birliklerini sahaya sürdü. Yunanistan’da yolların kapanmasına kar yağışının yanı sıra fırtına ve tipiyle devrilen ağaçlar da yol açtı, yerel medya 800’ü aşkın ağacın devrildiğini sayfalarına taşıdı.

Kutup soğukları ve tipi Yunanistan’da can kayıplarına yol açtı. Eğriboz Adası’nda evinde mahsur kalan 80 yaşındaki erkeği kurtarmak isteyen ekipler, eve ancak bir gün sonra ulaşabildi ve kurbanın cesediyle karşılaştı.

Yine Eğriboz’da başka bir erkeğin daha cesedine ulaşılırken, Akdeniz’in ortasındaki Girit Adası’nda ise 56 yaşındaki bir çoban koyunlarını beslemek için gittiği ağılda tipiye yakalandı, ekipler çobanın kalp krizi geçirerek hayatını kaybettiğini belirledi.

Yunan medyası bazı noktaların neredeyse iki gündür elektrik alamadığını, çobanın yaşamını yitirdiği Girit Adası’ndaki Laşit Platosu’nun da karanlığa gömüldüğünü bildiriyor.

Amerika’da 21 kişi öldü

ABD’de, Kanada sınırından Meksika’ya kadar ülkenin iç ve güney kesimlerinde 170 milyon kişiyi etkileyen kar, buz, yağmur ve dondurucu soğuklar nedeniyle can kayıplarıyla birlikte endişe verici düzeyde elektrik ve ısıtma sorunu yaşanıyor.

Ülkenin ikinci en büyük eyaleti Teksas ile Louisiana, Kentucky ve Missouri eyaletlerinde en az 21 kişi hayatını kaybetti.

​Ülkede eksi 18 derece ile son 30 yılın en soğuk günlerini yaşayan Teksas’ta milyonlarca kişi de elektrik kesintileri ve bundan kaynaklanan ısınma sorunuyla boğuşuyor. Reuters ajansına göre mevcut durumda, 1.4 milyonu en büyük kent olan Houston’da olmak üzere 4 milyondan fazla tüketiciye elektrik sağlanamıyor. Dallas kentinde ise evlerin dörtte biri karanlığa gömülmüş vaziyette.

Hafta sonuna kadar düzelmesi beklenmeyen hava şartları yüzünden yeni tip koronavirüs (Kovid-19) aşılama planı da kötü etkilendi.

Başkan Joe Biden durumdan etkilenen eyaletlere federal yardıma hazır olduklarını açıkladı.

Meteoroloji uyarılarına rağmen tedbir alınmaması eleştirilirken enerji altyapısında çokça tartışılan büyük eksikliklerden dolayı elektrik sorununun hava şartları düzelse dahi sürebileceğine dikkat çekildi.

Teksas’ın yanı sıra Minnesota’da eksi 39, Kansas’ta eksi 34 ve Güney Dakota’ta eksi 26 derece ile eyaletlerde son yıllardaki en düşük sıcaklığın kaydedildi.

Avrupa ülkesinde salgın kontrolden çıktı! Yardım gönderdiler

Almanya’dan sonra Fransa ve Lüksemburg da Kovid-19 kaynaklı ölümlerin nüfusa göre dünyada en yüksek olduğu ve salgının kontrol altına alınamadığı Portekiz’e yardım gönderdiklerini açıkladılar.

Almanya’nın tıbbi yardımının Lizbon’a ulaşmasının ardından, Fransa ve Lüksemburg da salgının kontrol altına alınamadığı Portekiz’e yardımda bulunduklarını duyurdular.

Almanya’dan Portekiz’e destek

Portekiz Sağlık Bakanlığı yaptığı açıklamada, Fransa’nın bir doktor ve üç hemşire, Lüksemburg‘un ise iki doktor ve iki hemşire gönderdiğini aktardı.

Portekiz’de salgın kontrolden çıktı

Hemen hemen bütün kentlerin ‘kırmızı bölge (riskli bölge)’ ilan edildiği Portekiz, nüfusa göre Kovid-19 kaynaklı ölümlerin en fazla olduğu ülke.

Almanya da 8 askeri doktor, 18 hemşire ve hijyen uzmanından oluşan bir ekibi, Avrupa Birliği ülkeleri arasındaki iş birliği programının bir parçası olarak 3 haftalık bir görevlendirme ile 3 Şubat’ta Lizbon’a göndermişti.

Uzman isimden çarpıcı analiz: Türkiye İngiltere’nin yerini alabilir

Kocaeli Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Başkanı Prof. İrfan Kaya Ülger, “AB içerisinde Türkiye yer aldığı takdirde mevcut dinamizmiyle, nüfus potansiyeliyle, girişimciliğiyle hızlı şekilde Avrupa’da tam üye olarak katılması mümkün olursa, İngiltere’nin bıraktığı boşluğu doldurabilecek potansiyele sahip bir ülke, İngiltere’nin yerini alabilecek bir ülke” dedi.

Avrupa Birliği’ne üyelik başvurusunu yaptığı 1959’dan bu yana 62 yıl geçti. Menderes hükümetinin başvurusu, özellikle Turgut Özal’lı yıllar ve sonrasında gelen birçok Türk hükümetinin gösterdiği çaba, Türkiye’nin AB’ye tam entegrasyonu konusunda henüz sonuç vermiş değil.

2004’te başlayan tam üyelik müzakereleri, 15 Temmuz 2016’da gerçekleşen darbe girişimi sonrası adeta buzluğa kaldırılmış durumda. Demokrasisi büyük badireler atlatmış Türkiye, son 5 yıldır buzların çözülmesi için yoğun çaba sarf ediyor.

Son olarak Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ile yaptığı görüşmede, Türkiye’nin geleceğini Avrupa’da gördüğünün altını çizmesi, önemli bir adım olarak değerlendiriliyor.

AB tarafı ise son 4 yıldır İngiltere’nin Brexit ile Birlik’ten ayrılma süreci ve mülteci krizinin gölgesinde geleceğini arıyor.

Yeniden normale dönmeye çalışılan Türkiye-AB ilişkilerini, AB ve Balkanlar uzmanı olan Kocaeli Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi (İİBF) Uluslararası İlişkiler Bölümü Başkanı Prof. Dr. İrfan Kaya Ülger’e sorduk.

“Türkiye ne kadar pahalıya mal olursa olsun Kıbrıs davasını destekledi”

Soru: Türkiye-AB ilişkilerinde 3 Ekim 2005’te tam üyelik müzakerelerine geçiş önemli bir adımdı. Öncesinde Gümrük Birliği ve benzeri süreçler yaşanmıştı. Bizim, AB ile olan ilişkilerimiz 60 yılı geçti ama bir türlü neticeye ulaşamıyoruz. Son durumu anlatır mısınız?

Cevap: Türkiye ile AB arasında tam üyelik müzakereleri aday ilan edilmesinin ardından 5. senede gerçekleşti. Türkiye, Aralık 1999’da Helsinki zirvesinde AB’ye aday ilan edilmişti. O tarihte başbakanlık görevini üstlenen Bülent Ecevit, “Ön koşul kabul etmeyeceğiz.” demişti fakat daha sonra müzakerelere başlamak için Türkiye’nin Kıbrıs’ta yapıcı bir çizgi ve politika lehine tavır koyması talep edildi.

Ege’deki Yunanistan’la anlaşmazlıkların da 5 yılda çözüme kavuşturulamaması halinde Uluslararası Adalet Divanına götürülmesi teklifini, Türkiye zımnen kabul etmiş oldu. Fakat sonraki zamanlarda Yunanistan’ın bu yönde bir girişim başlatmadığını görüyoruz ve müzakereler, 3 Ekim 2005’te başladı. AK Parti hükümetinin işte o tarih itibarıyla 3. yılında müzakereler başladı.

Tabii ilk 1 yıl tarama süreciyle geçti. Türk hukuku, Türk mevzuatı AB’nin “Acquis Communautaire” dediğimiz müktesebatıyla hangi oranda uyumlu, bunun tespiti yapıldı ve sonra müzakere başlıkları konusu gündeme geldi. O zamana kadar Türkiye’de kamuoyu, çok güçlü şekilde AB’ye katılma yönünde olumlu beklentiler içerisindeydi. Bunun hemen 1-2 yılda müzakerelerin başlamasından sonra kırıldığına tanık olduk.

Türkiye 2006’da ilk sürprizle karşılaştı ve ilk protokolün Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ne (GKRY) teşmil edilmesi konusunda, Türkiye ile AB arasındaki anlaşmazlık bahane gösterilerek, 2006’da 35 müzakere başlığının 8’i AB Bakanlar Konseyince bloke edildi. Ardından (Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas) Sarkozy döneminde 5 müzakere başlığının daha blokaja takıldığını görüyoruz ve 2009’da GKRY, 6 müzakere başlığını engelledi.

Sarkozy’den sonra Fransa’da François Hollande cumhurbaşkanlığı görevine geldi. O dönemde Fransa, blokajları gevşetti. Şu an itibarıyla müzakere çerçeve belgesinde öngörülen 35 müzakere başlığından 16’sını açmış durumdayız. 14’ü halen bloke vaziyette. En son başlığı 2016’da açtık ve o günden bugüne yeni bir başlık açılmadı. Vaziyet şudur; müzakerelerde hukuken de jure olarak müzakereler devam ediyor fakat fiilen de facto olarak müzakereler aslında durmuş vaziyette.

Soru: Çok iyi bir tanımlama yaptınız. Hukuken devam ediyor ama fiilen durmuş vaziyette. Bu durgunluğu da toplumun tüm kesimleri hissediyor. Birtakım görüşmeler, ziyaretler oluyor ama 2016’dan bu yana hiçbir hareket yok. Bu donmanın temel sebebi nedir sizce?

Cevap: Aslında belki daha geçmişe gitmek lazım. Müzakere Çerçeve Belgesi’ne bakmak lazım, yani müzakereler nasıl yürütülecek? Bu konuda 3 Ekim 2005’te böyle yolda kılavuzluk niteliği taşıyan Müzakere Çerçeve Belgesi’ne baktığımızda, aslında biraz teknik yapısı, gerçekçi bir bakış açısıyla incelediğinizde söz konusu çerçeve belgesiyle tam üyelik mümkün olmaz sonucu çıkarılabilir. Çünkü pek çok AB zirvesinde, Türkiye’ye karşı hiçbir ayrım yapılmayacağı, diğerlerinin (eski Varşova Paktı, Sovyet ardılı, eski Yugoslavya ardılı Doğu blokunun) AB’ye katılması aşamasında onlar hangi koşullara tabi olmuşsa, Türkiye de aynı koşullara tabi olacak şekilde taahhütler yapıldı. Fakat pratikte bunun sorunlarla karşılaştığını ve pratiğe yansıtılmadığını görüyoruz.

Bunun bir örneği de Müzakere Çerçeve Belgesi. Çünkü diğer ülkelerde yapılan müzakerelerde, müzakerelerin açılması esnasında ve bir de kapanması esnasında bir oylama yapılıyordu. Oysa Müzakere Çerçeve Belgesine göre, Türkiye’de her bir müzakere başlığının açılması aşamasında oy birliği, konsensüs ve yine kapanması aşamasında aynı şekilde konsensüs isteniyor. Bu durumun bizi en başta zora sokacağı belli idi ve nitekim bunun yansımalarını daha sonraki aşamalarda da gördük.

Temel sebep aslında, en önemli sebeplerden birisi, Kıbrıs meselesi. Şimdi Kıbrıs’a böyle pozitif ve negatif yönden bakabiliriz. Bir taraftan 1974’te Türkiye’nin Kıbrıs’a müdahale etmesi, garantörlük haklarının bir sonucu. 1959-60 Londra, Zürih müzakereleri çerçevesinde ortaya çıkan temel metinlerin doğal bir sonucu. Bir taraftan Türkiye hak ve çıkarlarını korudu. Kıbrıs’taki soydaşlarının hak ve çıkarlarını korumak için buraya müdahale etti. Bunun çok ağır faturasıyla karşılaştı. O dönemde işte Doğu bloku, Batı bloku, bağlantısız ülkeler, Arap dünyası, İslam dünyası hepsi Türkiye’nin müdahalesine karşı çıktı ve bu çerçevede Türkiye, diplomasinin inceliklerine vakıf oldu ve ne kadar pahalıya mal olursa olsun Kıbrıs davasını destekledi, desteklemeye devam etti.

Şimdi burada AB sürecinde, Kıbrıs sorununun tekrar karşımıza çıktığını görüyoruz. İşte bu 8 müzakere başlığının engellenmesinin sebebi, ‘Kıbrıs Cumhuriyeti’ ismini itirazi bir kayıtla, bir çekinceyle kabul ettik. Buradaki Kıbrıs Cumhuriyeti’nden biz, ‘Ada’nın güneyindeki Kıbrıs Rum Yönetimi’ni anlıyoruz’ diye bir kayıt koyduk ve temel mesele, temel ihtilaf buradan çıktı. 8 müzakere başlığının bloke edilmesinin sebebi bu. Sonraki zamanlarda da Avrupalıların, Türkiye konusunda müzakerelerin başlatılması konusunda böyle zor karar verdiklerini gösteren işaretler ortaya çıktı. Bir taraftan müzakerelerin başlanması isteniyor, öbür taraftan da onun sonuçlanması ve nihai hedefine gitmesi engelleniyor. Avrupa aslında müzakereleri başlatmakla, Türkiye’yi Batı kontrollü denetimi altında olan bir devlet konumunda tutmak istedi ve buna muvaffak oldu. Bu Müzakere Çerçeve Belgesi’nde zaten tam üyelik hedefinin gerçekleşme ihtimali düşüktü. Bunun belki zamanla revize ettirilmesi ve tartışmaya açılması gerekebilirdi. Avrupa’nın karşı karşıya kaldığı sorunlar ve uluslararası siyasi sistemdeki gelişmeler, tüm bunları engellemiştir.

Soru: “Türkiye’nin Kıbrıs’a müdahalesine Arap ülkeleri de karşı çıktı” dediniz herhalde tamamı değil, bazı Arap ülkelerini kastediyorsunuz? Çünkü Libya’nın o dönem destek verdiği biliniyor.

Cevap: Şu anlamda söyledim; Kıbrıs Cumhuriyeti, Bağlantısızlar Hareketi Bandung Konferansı ile kurulan Doğu ve Batı blokunun dışında Bağlantısızlar Hareketi’nin bir üyesiydi. Arap coğrafyasındaki ülkelerin büyükçe bir kısmı da bu harekete üyeydi. Bağlantısızlar da o tarihlerde açıklamalar yaptı. Tabii Libya gibi münferit örnekler var. Türkiye, o tarihlerde Arap dünyasına, Orta Doğu’ya, İslam dünyasına daha mesafeli davranıyordu. Sonradan 1980’den sonra bu coğrafyaya yönelik açılımlar da yaptı. O tarihte, sizin bahsettiğiniz gibi, hem Doğu bloku hem Batı bloku hem bağlantısız ülkeler karşı çıktı. Libya gibi istisna Türkiye’yi destekleyen ülkeler de oldu.

“Türkiye’de AB konusunda 2 bakış açısı var”

Soru: Hocam tam üyelik müzakereleri meselesi, bizim toplumumuzda da AB’ye bahsettiğiniz gibi 2000’li yıllarda bir umut olarak başlamıştı. 2005’te ortam da çok iyiydi ama şu an geldiğimiz noktada, tam üyelik müzakereleri konusunda pek inanç kalmış gibi görünmüyor. Siz nasıl görüyorsunuz bu konuyu? Burada bahsettiğiniz gibi Avrupa’nın kendi iç sorunları, uluslararası konjonktür, tam üyelik rasyonel bir hedef mi yoksa daha önce Sarkozy’nin imtiyazlı ortaklık açıklaması vardı. Türkiye, tam üye olabilecek mi gerçekten? Siz, Avrupa’nın reflekslerini göz önüne aldığınızda ne görüyorsunuz, yoksa boşa mı kürek çekiyoruz?

Cevap: Tabii AB, yakın zamana kadar belli bir cazibe merkezi işlevi görüyordu. Artık AB’nin gelecek perspektifi belirsiz hale geldiği için AB ülkelerinde bile bir negatif bakış açısı söz konusu. Şimdi Türkiye’de AB konusunda 2 bakış açısı var. Biri, AB’ye katılacağız tüm sorunlarımız çözülecek ve Batı’nın ileri ülkeleri seviyesine AB’ye katılmakla ulaşmış olacağız. İkincisi de AB’nin böyle sömürgecilerin, emperyalizmin yeni versiyonu olarak gören bir bakış açısı. Yahut dünyanın pek çok yerini eskiden yağmalayan ve oralarda emperyalizm uygulayanların olduğu yeni bir yönetim biçimi şeklinde ideolojik değerlendirmeler. Doğrusu gerçeği böyle tespit etmeye çalışıyoruz.

Türkiye’nin AB’ye katılma yönünde iradesi, bana göre doğru bir karar. Neticede birdenbire şekillenmedi, bunun arka plan bilgileri var çünkü 90 yıllık Cumhuriyet tarihine baktığımızda, işte bugün itibarıyla 97. yılı geride bıraktık. Türkiye, kendi başına çağdaş normlara ulaşmada zorlanıyor ve gecikmeler yaşıyor. Türkiye’nin çok partili hayata geçmesi de Batı baskısıyla olmuştur. 1946’da Avrupa Konseyinin kuruluş hazırlıklarının yapıldığı dönemde, Türkiye’ye “bu oluşumda yer almak istiyorsanız çok partili hayata geçmeniz gerekiyor” şeklinde empoze yapılmıştır. Ve o tarihte yeni bir siyasi parti kurulması halinde macerayla karşılaşabileceğini düşünenler, parti kurmamışlardır ve CHP içinden 4 milletvekili ile Demokrat Parti kuruldu. O tarafı biraz iç siyasi gelişmelere ilişkin bir konu fakat çok partili hayata geçişimizi Avrupa Konseyi örgütünün yaptığı baskı sağlamıştır.

Şimdi Türkiye’nin demokratikleşmesi, temel hak ve özgürlükler bakımından belli bir seviyeye gelmesi, Türkiye’nin iktisadi bakımdan kalkınması için mevzuatını çağdaş seviyeye ulaştırmasında da AB’nin olağanüstü ölçüde katkısı olmuştur. Mesela, Gümrük Birliği’nin kurulması öncesinde 1 Ocak 1996, Türkiye’ye gelen yabancı sermaye yatırımlarının yıllık miktarı 1 milyar doların altındadır. Gümrük Birliği’nden sonra bunun hızlı şekilde yükseldiğine tanık oluyoruz. Tam üyelik müzakereleri öncesinde de bu trend devam etmiştir; Türkiye, “aday ülke” ilan edildikten sonra ve müteakiben aday ilan edilmesiyle artmıştır ve Türkiye’de o dönemlerde fert başına gelir 2-3 bin dolar iken birden 10 bin dolar seviyelerine çıkmıştır. Son dönemlerde biraz azalmış olsa da Türkiye, orta gelir kuşağını yukarıya doğru kırma trendine girmiştir. İçinde bulunduğumuz dönemlerde biraz aşağı biraz yukarı gidiyor. Buralarda AB’nin katkısı yadsınamaz vaziyette.

Yine Türkiye’de hukuk mevzuatı, Avrupa ülkeleri seviyesine ulaşmıştır. Müzakereler, bu işin teknik boyutunu oluşturuyor. Müzakerelerin öncesinde de Türkiye Katılım Ortaklığı Belgesi ile taahhüt altına girdiği yükümlülükleri, ulusal programlarla uygulamaya aktarmıştır. Aslında bugün, Türkiye’deki tüm kamu kurumlarında, belediyelerde AB daireleri, AB başkanlıkları, AB uyum ofisleri vardır. Türkiye, kelimenin tam anlamıyla AB sürecinde bir transformasyon ve değişim yaşamıştır. Türkiye’de askeri vesayet bitmiştir. NATO ülkelerinde İtalya’da nasılsa, Fransa’da nasılsa o seviyeye gelmiştir. Bir darbe tehdidi, teknik olarak buna yol açabilecek hukuki bakımdan bir mevzuat değişikliği yoluyla o yol kapatılmıştır.

Burada AB sürecinin katkısı yadsınmaz ama öte taraftan 2006’da müzakere başlıklarının bloke edilmesinden sonra da Türkiye’de AB’ye duyulan kuşkunun arttığına tanık oluyoruz ve “Türkiye’nin oyalandığı, aslında AB’ye alınmak istenmediği” şeklinde kamuoyunda güçlü bir eğilim ortaya çıktı. Bunun gerçeklik temelleri var mı yok mu diye karşı tarafa gidip baktığımızda, AB tarafında da aslında Türkiye konusunda bir müphemiyet, belirsizlik ortaya çıktığı görülüyor. Bu sadece Türkiye’yle bağlantılı bir konu değil.

AB’nin geleceği konusunda da aslında bütünleşmenin bundan sonra ne tarafa gitmesi gerektiği konusunda da üye devletler arasında da görüş ayrılıkları var. Şimdi Avrupa’nın iç sorunlarına baktığımızda 2004-2005 itibarıyla o zamana kadar yükselen trendin, bu tarihte duraklamaya girdiğini görüyoruz. Sebepleri pek çok, belki bir düzineye yakın. Birkaç tanesini söylemek gerekirse, büyük bölümü eski doğu bloku ülkelerinden oluşan ülkeler içeri alındı, 12 tane. Bunların içerisinde hür dünyadan sadece GKRY ve Malta var. Diğerlerin hepsi ya Varşova Paktı ya Sovyetler Birliği veya eski Yugoslavya ardılı devletler. Bunların AB’de absorbe edilmesi, uyumlaştırılması oradaki refah toplumu göstergelerini aşağıya çekti. Sebeplerden biri bu.

İkincisi, tabii bir taraftan Avrupa birleşiyor. 45’lerde ayrılan demir perde ortadan kalkıyor. Siyasi bakımdan tamam fakat iktisadi bakımdan bunun yansımaları, Avrupa’da ortalama refahı düşürdü. Avrupalılar tek devlete gitmek istiyorlardı. Bu, Avrupa Birleşik Devletleri mi yoksa Avrupa Federasyonu mu olacak, bu konuda kendi aralarında uzun müzakerelerden sonra tedricen federasyona gitme eğilimi baskın çıktı. Bunun için 2002’de bir konvansiyon kurucu meclis toplandı ve Avrupa anayasasını hazırladı. Bu anayasayı, Fransa ve Hollanda 2005’te reddetti. Şimdi gelecek perspektifi böyle belirsiz hale geldi anayasanın reddedilmesiyle.

Üçüncü sebep, Avrupa ülkelerinde daha önceden marjinal konumda olan, sınırlı biçimde destek bulan aşırı milliyetçi yabancı düşmanı zenofobik, İslamofobik siyasi akımlar güçlenmeye başladı ve bunların seçimlerde kamuoyu desteği daha önce 3-5 puanlarda seyrederken, birtakım ülkelerde ana muhalefet partisi haline geldiler ve Avrupa’da esas gövdeyi oluşturan sosyal demokrat partiler, Hristiyan demokrat partiler desteği kaybetmemek için bu söylemleri kendileri de telaffuz etmeye başladı.

Avrupa’da içinde bulunduğumuz son 10-15 yılda marjinal eğilimlerin, marjinal siyasi hiziplerin güçlendiğine tanık olduk. Bunlar, Avrupa Parlamentosu seçimlerinde 2014’te ve 2019’da parlamento içerisinde de temsil edildi. Bu da gelecek perspektifi bakımından bir olumsuzluk ortaya çıkarttı. Bunu destekleyen bir başka gelişme, Arap Baharı sonrasında pek çok yerden Avrupa’ya mülteciler ulaştı. Türkiye üzerinden Ege adalarından, İtalya’dan ve İspanya üzerinden. Avrupa’da yabancıların görünürlükleri arttı. Bir de Avrupa ülkelerinde mesela İngiltere’de, İngiliz uluslar topluluğu, Fransa’da Frankofon ülkeler, Almanya’da Türkler gibi zaten eskiden beri var olan azınlıklara ilave olarak bu yeni Arap Baharı sonrasında mülteci akını, Türkiye’ye karşı bakışı ve genel olarak içe kapanma eğilimlerini etkiledi.

Türkiye’ye negatif bakış güçlendi ve yabancılara karşı her ne kadar hukuki bakımdan sorun olsa da negatif bakış öne çıkmaya başladı. Çünkü hukuk diyor ki; ayrım yapmayacaksın. Neye göre? Irka, dine, dile, mezhebe göre. Fakat fiiliyatta ise Avrupa vatandaşı olan, Fransa vatandaşı olan, orada doğup büyüyen ama rengi bir şekilde eski sömürgeden geldiği için siyahi olanlara karşı ayırım yapıldı. İşte Fransa, daha pek çok ülkede İngiltere’de, Hollanda’da buna tanık oluyoruz.

Bir başka gelişme, Avrupa içerisinde bütünleşmenin nereye gideceği konusundaki görüş ayrılıkları giderilemedi ve bütünleşmeyi frenlediği ithamıyla, suçlamasıyla karşı karşıya kalan İngiltere, popülist bir söylemin peşinden giderek 23 Haziran 2016’da referandum yaptı. Brexit referandumunda yüzde 51,9’la İngiltere ayrılmaya karar verdi. Ayrılma müzakereleri 2 yıl sürdü. Ayrılma anlaşmasının onaylamasında İngiltere’de 3 hükümet değişti. İngiltere, hukuken AB’den ayrıldı. Gelecek konusunda da böyle negatif bir perspektif var. İngiltere’yi başka ülkelerin takip etme ihtimalleri düşük olsa da var. İşte tüm bu konjonktür ve koşullar içerisinde içeriye katılan 12 ülke kadar coğrafi ve nüfus gücü olan Türkiye’nin AB’ye katılması ve bu konuda Avrupalarla bir konsensüs sağlanmasının güçlükleri var. Stratejik bakanlar, Türkiye’nin AB’ye katılması halinde AB’nin siyasi bakımdan güçleneceğini düşünenler, diğerlerini ikna edemiyor.

“Türkiye içeri katılmak için yapılması gereken her şeyi fazlasıyla yaptı”

Soru: Bunların sayısı az mı yoksa özgün ağırlıkları mı yetersiz?

Cevap: Avrupa’da aslında AB’de, 1990’a kadar patron yani bütünleşme hareketinin patronu Fransa’ydı. 90’da iki Almanya’nın birleşmesinden sonra Almanya’nın öne geçtiğini, dominant pozisyona ulaştığını görüyoruz ve Almanya, AB adına dış dünyada çıkarları da koruyor. Şimdi Almanya’da da (Eski Şansölye Gerhard) Schröder döneminde, Türkiye’nin katılmasını isteyen siyasi bir irade vardı. İçinde bulunduğumuz dönemde, (Şansölye Angela) Merkel iktidarının ilk yıllarında, Türkiye’ye tepki ortaya çıktı ama daha sonraki zamanlarda biraz daha AB’nin çıkarları çerçevesinde Türkiye’yle ilişkilerin sağlıklı şekilde yürütülmesi, yönlendirilmesi görüşü ağır bastı.

Türkiye konusunda Avrupa tam ikiye bölünmüş vaziyette. İşte en çok Avrupa içerisinde Türkiye’yi destekleyen ülkeler ki bunların başında İngiltere geliyor, o dışarda kaldı. İşte İspanya, İtalya, Malta gibi ülkeler. En çok karşı çıkanlar da Avusturya, Fransa gibi ülkeler. Bunların yanında diğerleri zaman zaman farklı kombinasyonlar ortaya koyabiliyor. Avrupa’da Türkiye konusunda bir görüş birliği sağlanabilmiş değil, bunu söyleyebiliriz. Ayrıca bunu sağlamış olsalar iş çok daha kolaylaşacak fakat sorun, tek bununla da bitmiyor. AB’ye Türkiye katıldığında mesela bir kaygı var; ‘Türkiye kanalıyla çok sayıda Orta Doğu’dan Avrupa’ya göç olacağı şeklinde, Orta Doğu’nun sorunlarının Avrupa’ya taşınacağı’ şeklinde kaygı var. Bunların gerçek olması gerekmiyor fakat bunlar Türkiye-AB ilişkilerine karşı çıkanlar tarafından güçlü biçimde kullanılıyor.

Soru: 9 Ocak’ta Cumhurbaşkanı Erdoğan, AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ile video konferans görüşmesi yaptı ve orada altını çizerek, Türkiye’nin yerinin Avrupa olduğunu bir kez daha ifade etti. Yine ocak sonlarına doğru Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun Brüksel’de temasları vardı ve o da AB Dışişleri ve Güvenlik Politikaları Yüksek Temsilcisi Josef Borrell ile görüşmesinde olumlu mesajlar verdi. Bu görüşmeler her ne kadar AB’nin kafa karışıklığının giderilmesi için yapılsa da karşı taraftaki endişeler bir türlü bitmiyor. Sizce bütün bu olumlu atmosfer, yakın vadede sorunları çözülebilecek mi?

Cevap: Aslında Türkiye, AB’ye 2004’te katılan 10 ülke, 2007’de katılan Bulgaristan, Romanya, 2013’te katılan Hırvatistan, bu ülkelerin AB’ye katılma esnasında “Acquis Communautaire” dediğimiz AB müktesebatını yerine getirme yükümlülüğünü bugün itibarıyla fazlasıyla yapmış durumda. Mevzuat uyumu anlamında Türkiye, Gümrük Birliği’nden bu zamana kadar devasa mesafe katetti. Bunun olumlu yansımalarını da bazı sektörlerde gördük. Tabii bazı sektörlerde, Türkiye’nin yaşadığı iç sorunlar nedeniyle geriye gitmeler oldu. 2016’da darbe teşebbüsü oldu. Bu teşebbüsün ardından devlete karşı isyanla mücadele için özüne dokunulmadan olağanüstü hal koşullarında bazı özgürlükler sınırlandırıldı. Buna, Avrupa’nın eleştirilerine tanık oluyoruz. Bunlar belki de hayati ehemmiyet taşımayan ve aşılması kolay olan konular. Türkiye, içeri katılmak için yapılması gereken her şeyi fazlasıyla yaptı, Türkiye-AB ilişkiler konusunda önümüzde üç seçenek var.

Birincisi; Avrupa’nın tırnak içinde “imana gelmesi”. “Türkiye’ye çok haksızlık yapıldı” diye olumlu bir tavır, tutum, irade ortaya koyması ve kısa sürede geriye kalan başlıkların tamamlanması. Avrupa böyle bir irade ortaya koyarsa hemen iki yılda Türkiye’nin AB’ye katılması işten bile değil. Her sektör, kelimenin tam anlamıyla uygulamada hazır, tabii eksiklikler de pek çok noktada var. Onlar hızlı şekilde ortadan kaldırılabilir. Birinci seçenek bu fakat bunun olağan koşullarda böyle gerçekleşme ihtimali çok düşük gözüküyor. Olağanüstü bir uluslararası gelişme olursa ancak Avrupa, Türkiye konusunda negatif bakışını değiştirirse o zaman mümkün olabilecek.

İkinci seçenek, Türkiye’de “Avrasyacı” olarak kendini tanımlayanların gündeme getirdiği görüş, “Avrupa ile bütün bağlantılarımızı koparalım ve Rusya, Çin ve İran’la Türkiye, bir Avrasya devleti olarak doğuya açılsın.” Bu da çok hayatın gerçekleriyle çok örtüşmüyor ve geniş kitleler tarafından zaman zaman dile getiriliyor, değişik versiyonları ile benimseniyor olsa bile bu da bir diğer ekstrem görüş olarak karşımıza çıkıyor.

Üçüncü seçenek de AB ile ilişkilerin bu zamana kadar olan geçmişini de dikkate alarak yeniden tanımlanması. İşte bu noktada Avrupa’nın ve Türkiye’nin uluslararası toplumun gelişmeleri önem taşıyor. Benim kanaatime göre, bu saatten sonra Türkiye’nin AB’ye katılması veya dışarda kalması çok da fazla bir şey değiştirmeyecek çünkü dışardan bile biz Türkiye olarak, AB standartlarını birtakım alanlarda geriye gitmiş olmamıza rağmen yakalamış durumdayız, yakalayabiliyoruz. Mesela tek paraya geçme kriterlerini dış borcun gayri safi milli hasılaya oranı, azami olarak yüzde 60 olacak. Mesela biz çok iyi durumdaydık hatta Avrupa para birliği içindeki ülkelerden bile iyi durumdaydık. Daha sonra Suriye’deki çatışmalar, terör, tedhiş olayları, darbe teşebbüsü gibi meseleler, ekonomik sıkıntılar birtakım konularda bizim AB’ye uyum bakımından sağladığımız mesafenin geriye gitmesine yol açtı.

Şunu söylemek istiyorum; bundan sonra Avrupa’yla yapılması gereken ilişkileri yeniden tanımlamaktır. Benim tahminime göre, tam üyeliğin türevi niteliğinde 2004’te EFTA ülkeleri ile (Avrupa Serbest Ticaret Birliği) AB arasında imzalanan Avrupa Ekonomik Alanı anlaşması var. İşte o anlaşmadaki hükümlerin bir benzerinin Türkiye bakımından da yürürlüğe girmesi şeklinde. Burada dört özgürlük var. Mesela Avrupa’yla bizim ilişkilerimiz sadece Gümrük Birliği çerçevesinde sınırlı ölçüde, gümrük birliği şeklinde. Mallar sınırda serbest dolaşıyor, oysa dört özgürlükte mallara ilave olarak hizmetler, kişiler ve sermaye de serbest dolaşıyor. Bir de AB’nin böyle dış dünyadaki faaliyetleri, ortak dış güvenlik politikası şemsiyesi altında yürüttüğü faaliyetlere biz zaten NATO üyesi olduğumuz için onların o faaliyetlerine muvafakat vermemizi öngören 2002’de bir düzenleme yapıldı. O boyutuyla da AB’nin faaliyetlerine dışarıdan katılabiliyoruz.

Benim tahminime göre, bundan sonra, bu ne zaman olacak bilmiyorum ama önümüzdeki dönemde, en güçlü ihtimal ilişkileri yeniden tanımlama şeklinde olacak. Bunun adının “imtiyazlı ortaklık” veya başka bir şey olması gerekmiyor. Bir de Avrupa’nın kendi içinde şunu da görmemiz lazım; Avrupa artık tek tip bütünleşmeden uzaklaşmış durumda. Bir bakış açısına göre, merkezi ve çevre ülkeler gibi bir sınıflandırma var. Bir başka bakış açısına göre, hangi Avrupa diye sormak lazım çünkü birbirinden çok farklı katmanlaşmış bir Avrupa’yla karşı karşıyayız. Mesela, AB ülkelerinden bazıları NATO ülkesi ve bunların bazıları NATO ülkesi değil. Bir kısmı askeri iş birliğine sıcak bakıyor bir kısmı negatif bakıyor. 27 ülkenin 19’u avro kullanıyor. Eurozone’da, Euro Bölgesi’nde. Bazıları onun dışında ve kendi ulusal paralarını kullanıyor. Schengen sistemi var. AB üyelerinin dışında EFTA üyelerini de içeriyor bu sınır kontrollerinin kaldırıldığı sistem. Dışarıdan baktığımızda yeknesak tek tip bir Avrupa da yok aslında. Bu anlamda biz zaten Avrupa’nın içindeyiz.

İç içe geçen halka şeklinde düşünün, en dış halkada Türkiye var. Biraz daha en dıştan içeriye doğru ikinci halkaya ve öbür taraflara gitme ihtimali seçeneği önümüzdeki dönemde ortaya çıkabilir. Avrupa’nın da bir transformasyon ve değişim yaşadığını görmemiz lazım. Eğer pandemi olmasaydı 2020’de AB üyesi devletler ve AB organları, Avrupa’nın Geleceği Konferansı’nı toplayacaklardı ve burada bütünleşme nereye gidiyor, bundan sonra ne yapmamız lazım, dış politikada, iç politikada, komşularla ilişkilerde, Türkiye konusunda, Batı Balkanlar konusunda bunu konuşmaları için bir kurgu yapılmıştı. Avrupa yeknesak tek tip bir Avrupa değil. Artık kendi içinde farklılaşan bir Avrupa var ve bu farklılaşan Avrupa’da da yeni tanım yapılmak suretiyle Türkiye güçlü bir biçimde yerini alacaktır. Ben buna inanıyorum.

“Türkiye İngiltere’nin yerini alabilecek bir ülke”

Soru: Hocam, “İlişkilerin yeniden tanımlanması” kavramı bence çok doğru bir tanımlama oldu. Yıllardır tam üyelik için koşturuyoruz hem karşı taraf hem biz bu konuda bazı adımlar atıyoruz ama bizde de karşı tarafta da ne olacağına dair bir bilinmezlik var. Belki bizdeki durum daha net. Bahsettiğiniz gibi kriterlerin yerine getirme konusunda 2004’te üye olan ülkelere nazaran çok daha iyi durumdayız ancak Avrupa’nın endişesi bir türlü geçmiyor. Bu çerçevede baktığınızda, Türk halkının nasıl bir ruh hali içerisinde olmasını önerirsiniz? Hayal kırıklığı mı yaşamalıyız yoksa daha rasyonel mi bakmamız lazım? Vatandaş sizce nasıl bakmalı bu konuya?

Cevap: Gelgit şeklinde. “Aslında belli dönemlerde Avrupa’ya katılacağız, tüm sorunlarımız çözümlenecek” şeklinde iyimser bakış açısı güçlüyken, belli dönemlerde tam tersi negatif, pesimist, kötümser bakış açısı güçlü oluyor. Aslında bu, Türkiye ile sınırlı da değil. Avrupa’nın içerisinde de AB genelinde de AB’nin geleceği konusunda belli dönemlerde negatif görüşlerin güçlendiğini görüyoruz. AB’ye bakış açımızda perspektif olması açısından şunu konuşabiliriz; AB nedir aslında? Bir ütopyanın, bir hayalin, bir projenin pratiğe aktarılması. Tarih boyunca Avrupa’da devlet adamları, din adamları, generaller, filozoflar “bir araya gelelim, hepimiz Hristiyanız, hepimiz bir kolektif yapı kuralım” diye bu kategori görüşleri dile getirdi fakat 2. Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan konjonktüre kadar bunu pratiğe aktarmak mümkün olmadı.

AB aslında bir ütopyanın pratiğe aktarılması. Tıpkı Türk Birliği; Turan gibi tıpkı “İslam Birliği’ni kuralım, yahut İsrail’in projesi var; Arz-ı Mevud, Yunanistan’ın ütopik bir projesi var; Megali İdea, Sırpların bir projesi var; bütün eski Yugoslavya üzerinde büyük Sırbistan” gibi. Şimdi de “bu Batı’nın birliği, bizim burada ne işimiz var” diye bakabiliriz. Bu okuma çok normal fakat biz öte taraftan Batı’nın da bir parçasıyız. Sadece Osmanlı döneminde değil daha önceki zamanlarda da mesela Macaristan diye bir devlet var. Nedir bunun İngilizcesini bakıyorsunuz Hungary. Yani Hunlardan geliyor değil mi? Hunların ülkesi. Avrupa’nın tarihinde biz de varız ve Avrupa entegrasyonu içerisinde bu bakış açısıyla Türkiye’nin yer alması da yanlış bir şey değil.

AB içerisinde Türkiye yer aldığı takdirde mevcut dinamizmiyle, nüfus potansiyeliyle, girişimciliğiyle hızlı şekilde Avrupa’da tam üye olarak katılması mümkün olursa, İngiltere’nin bıraktığı boşluğu doldurabilecek potansiyele sahip bir ülke, İngiltere’nin yerini alabilecek bir ülke. İdeolojik bakış açılarının daha çok hayatın gerçekleriyle örtüşmediği kanaatindeyim. Tercih olarak doğru tabii ki. Osmanlı’nın son döneminde başlayan arayışın bir uzantısı. Neden küffar karşısında biz yeniliyoruz, biz kılıçları çekmişken adam hiç bize yaklaşmadan çok uzaktan ateşli silahlarla bizi perişan ediyor. Nerede hata yaptık? Bu arayışın Cumhuriyet döneminin başında reformlar yapılmak suretiyle adaptasyonu yeni koşullara uyarlanması.

Türkiye hem bir İslam ülkesi hem bir Akdeniz ülkesi hem bir Karadeniz ülkesi ama aynı zamanda da bir Avrupa ülkesi ve Batı içerisinde ne derece yer alacağını kendi tercihleriyle belirleyecek bir ülke ve bu tercihleriyle 1959’dan bu zamana kadar siyasi irade olarak ortaya koydu. 31 Temmuz 1959’da Adnan Menderes hükümeti döneminde Türkiye, AET’ye katılmak için başvuru yaptı. O zamandan bugüne iradesini koruyor. Konjonktüre, koşullara göre tam üyelik olur yahut bunun türevi olur, bunu Türkiye’deki siyasi irade, AB tarafı, müzakereleri neticesi bunun ne olacağını belirleyecektir. Ama önümüzdeki dönemde, Batı ile ilişkilerimizin şimdikinden çok daha ileri seviyede olması, Türkiye’nin de arzusu, Avrupa’da da realist bakanlar ve Avrupa’nın bir vizyonu olduğunu ileri süren siyasi akımlar, Türkiye’nin dışlanmasının Avrupa perspektifine zarar vereceği görüşünde. Önümüzdeki dönemde bunların netleşeceğini düşünüyoruz.

Şimdi hükümet, tabii ki 15 Temmuz sonrasında ortaya çıkan bu negatif imaj, Türkiye’de temel hak ve özgürlüklere karşı mesafeli bir yaklaşım ortaya çıktı. Bunlara saygı gösterilmiyor şeklindeki olumsuz imajı ortadan kaldırmak ve aslında Batı normlarının güçlü biçimde ayakta olduğunu, hukukumuzun bir parçası olduğunu göstermek için bir girişim ve atılım başlatıyor. Bence çok doğru bir çaba ve bunun Türkiye’ye karşı ön yargıların aşılmasına, kırılmasına katkı sağlayacağını düşünüyorum.

Soru: Son olarak AB’nin geleceğini nasıl görüyorsunuz? Pandemi olmasaydı Avrupa geleceğini oturup tartışacak, konuşacaktık. Bu noktada İngiltere’nin Brexit’le ayrılmasından sonra yeni ayrılmalar, yeni kopuşlar bekliyor musunuz? Önümüzdeki dönemde nasıl bir Avrupa tasavvur ediyorsunuz?

Cevap: 2018’de Komisyon bu konuda “AB’nin geleceği ne olacak?” diye bir rapor yayımladı ve 5 seçenek ortaya çıkardı. Aslında daha fazla seçenek var. İngiltere’nin ayrılması, Avrupa entegrasyonu bakımından bir başka bakış açısına göre doğru olmuş da olabilir. Çünkü İngiltere, bugüne kadar Avrupa entegrasyonun mesafe katetmesini hep engelliyordu, yavaşlatıyordu. Tabii ki çok büyük bir parça koptu. Mesela, AB’deki en yoksul 18 ülkenin gayrisafi milli hasıla toplamı kadar İngiltere’nin gayrisafi milli hasılası büyüklüğü. Ekonomik bakımdan baktığımızda çok büyük bir parçanın AB’den ayrıldığını görüyoruz ama öte taraftan da bugüne kadar bütünleşme hareketini yavaşlatan İngiltere’nin ayrılması, atılım yapma fırsatı verdi denilebilir. Şu an karşımızda AB’nin geleceği konusunda 6 seçenek var. Bunların belki bir kısmı ütopik, ayakları çok fazla yere basmıyor.

Hızlıca saymak gerekirse, hangisi bundan sonra Avrupa bütünleşmesini yönlendirecek diye bakmak gerekirse birinci seçenek, “Seçmeli Avrupa”. İngiltere’nin savunduğu görüştü bu. AB içerisine katılan devletler, hangi politikaları istiyorlarsa onlara dahil olsun ve sadece onlardan sorumlu olsun. AB’nin mevcut bütünleşmesini serbest ticaret bölgesi haline getirmeyi amaçlayan bir proje. Bunun olağan koşullarda gerçekleşme ihtimali düşük.

İkinci seçenek; “idealist bir düşünce” Nasıl ki ABD’de 50 federe devlet var ve orada bir federal yapı var değil mi? Washington merkez. Dış politika ve savunma politikası Washington’dan yönetiliyor ama içeride 50 federe devlet var. Avrupa Birleşik Devletleri projesi, ikinci proje. Bu da aşırı ütopik bir proje.

Üçüncü seçenek, çok vitesli Avrupa seçeneği. Dördüncü seçenek, değişken geometrili Avrupa. Sonraki seçenek, iç içe geçen halkalar sistemi ve son seçenek de esnek bütünleşme şeklinde. Mevcut koşullarda fiili görünüm, değişken geometrili Avrupa’ya uyarlılık taşıyor. AB adı altında bir araya gelenler, tek tip, yeknesaklıktan uzaklaşmışlar, her birinin farklı angajmanları var. Benim tahminime göre, önümüzdeki dönemde Avrupa’da katmanlı, böyle iç içe geçen halkalar şeklinde entegrasyon olacak. Merkezde en ileri bütünleşme seviyesini sağlayan ülkeler, sert çekirdek olacak. Merkezin etrafında ikinci halkada ekonomik parasal bir Euro bölgesi, üçüncü halkada dört özgürlük bölgesi, dördüncü halkada da Gümrük Birliği bölgesi olacak. Gidişat bu tarafa doğru.

Türkiye, şu anda dördüncü halkada. Bu perspektifi esas aldığımızda Türkiye’nin Gümrük Birliği’nden içeriye, dört özgürlüğün sağlandığı bölgeye, hatta önümüzdeki dönemde parasal birliğe doğru gitmesi mümkün olacak. Avrupa’nın mevcut yapısının da değişiminin konuşulduğu bir aşamadayız. Onun için çok iyimser ve çok kötümser olmamak, biraz daha hatta pragmatik perspektiften bakmak gerekiyor görüşündeyim.

Macron: O lafı Türkiye yüzünden söyledim!

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel MacronAtlantic Council (Atlantik Konseyi) isimli düşünce kuruluşunun programına katıldı.

Burada Türkiye’ye karşı açıklamalarda bulunan Macron, şu ifadeleri kullandı;

“Türkiye 2 yıl önce NATO, ABD ve Fransa ile hiçbir koordinasyon kurmadan Suriye’nin kuzeyinde bir operasyon yaptı. Askerlerimiz sahadayken bunu yaptılar. SDG’nin PKK’lı olduğunu iddia ederek bunu yaptılar. Bazıları için bu doğru. Bizim uzantılarımıza karşı savaş açtılar. Bunun sonucunda NATO, ABD ve Fransa’nın güvenilirliği tamamen yok oldu. Bizle hiçbir koordinasyon yapmazken size nasıl güvenelim? Türkiye, Libya, Karabağ ve Doğu Akdeniz’de AB ve NATO’daki partnerlerine karşı dostane olmayan sistemik bir davranış sergiledi. NATO’nun beyin ölümü lafını bu yüzden kullandım. Türkiye ile neleri çözmek istiyoruz? Libya’daki durumu çözmek, Libya’daki Türk askerlerinden kurtulmak, Türkiye tarafından Suriye’den Libya’ya sevk edilen binlerce cihatçıdan kurtulmak.

Suçlular için bulunmaz nimet…

Avrupa Birliği, özellikle suçluların kullandığı “Altın Pasaport” ile birçok kişiye vatandaşlık satan GKRY Başkanı Nikos Anastasiadis hakkında soruşturma başlatmıştı. Soruşturma kapsamında ifade veren Anastasiadis, çoğunlukla “bilmiyordum” veya “benim suçum değil” dedi.

Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) Başkanı Nikos Anastasiadis, “Altın Pasaport” olarak bilinen yatırım karşılığı vatandaşlık uygulaması hakkında başlatılan soruşturma çerçevesinde ifade verdi. İfadesi yaklaşık 3 saat süren Başkan Anastasiadis, ilk ifadesinde kendisine yöneltilen sorulara çoğunlukla “bilmiyordum” veya “benim suçum değil” diyerek cevap verdi.

Rum yerel medyasında yer alan haberlerde GKRY Başsavcılığının, Altın Pasaport uygulamasının Avrupa Hukuku’nu ihlal ettiği konusunda Rum İçişleri Bakanlığına mektup göndererek 2015 ve 2016 tarihlerinde olmak üzere toplamda en az 2 defa Bakanlığı uyardığı belirtildi. Fakat Rum yönetiminin bu uyarıları dikkate almayıp, şeffaf olmayan prosedürler ile vatandaşlık dağıtmaya devam ettiğini bildiren yerel medya, Avrupa Komisyonu’nun müdahale ederek Güney Kıbrıs hakkında ihlal prosedürü başlattığını kaydetti.

Fahri Vatandaşlıklar” haricindeki vatandaşlık başvurularının, devletin ilgili birimleri tarafından araştırıldığını ifade eden Başkan Anastasiadis, Bakanlar Kurulu’nun devlet birimlerini denetleme organı haline getirilmesinin mümkün olmadığını aktardı.

Araştırma Komisyonu tarafından kendisine yöneltilen, bazı yatırımcılara yatırım karşılığı istisnai olarak vatandaşlık yerine “Fahri Vatandaşlık” verilmesinin daha doğru olup olmayacağı sorusunu cevaplayan Anastasiadis, “O zaman Suudi Arap konusunda para yemiş addedilecektim. Elbette Wargaming, Kumarhane, Remedica, Ay.Napa Marinası’nda da” ifadelerini kullandı.

Yeni Şafak’ın aktardığına göre, Rum medyası Anastasiadis’in damadı olan Yannis Misirli’nin, Ay.Napa Marinası’nın yönetim kurulunda bulunduğunu, bu projenin ortağı veya müdürü olan bazı kişilere yatırım karşılığı vatandaşlık verildiğini ve Eşi Andri’nin kardeşinin oğlunun Sokratis Hasikos’un ofisinde çalıştığını ve Meclis’te vatandaşlıklar konusunda Hasikos’u temsil ettiğini iddia etti.

Kendisine yöneltilen yatırım karşılığı vatandaşlık uygulamasında neden bir tüzük bulunmadığı sorusunu cevaplayan Başkan Anastasiadis, “Tüzük olmadığında, kriterlerde ve kararlarda esneklik olur” dedi.

Türkiye’den Avrupa ve ABD’ye çok sert Boğaziçi tepkisi

Boğaziçi Üniversitesi‘nin yeni rektörü Melih Bulu’nun göreve gelmesinin ardından başlayan provokatif eylemler sürüyor. İstanbul, Ankara ve İzmir’de terörle iltisaklı kişilerin başını çektiği gruplar vandalca tavırlar sergileyerek gösteriler düzenliyor. Polis, uyarılara kulak asmayan kişilere müdahale ederek gözaltına alıyor.

Provokasyon gösterileri sırasında Türkiye’nin sinir uçlarına dokunan birçok görüntü de ortaya çıktı. Onlardan biri de İslam aleminin kutsalı Kabe’nin üzerinde yer aldığı bir görsel yere serildi. LGBT’lilerin bu hamlesi büyük tepki çekti.

Yaşanan olaylara Avrupa ve ABD yine tek taraflı pencereden bakan açıklamalar yapıyor. Batı medyası sık sık algı içerikli paylaşımlar ve görüntüleri sunarken, siyasetçilerden de küstah açıklamalar geliyor.

Dışişleri Bakanlığı’ndan sert açıklama

Türkiye Cumhuriyeti Devleti Dışişleri Bakanlığı, Türkiye’ye yönelik küstah açıklamalar çok sert çıktı.

Yapılan açıklamada, “Türkiye’nin içişlerine müdahale etmeye kalkışmak kimsenin haddi değildir” denildi.

Açıklamanın tamamında ise şu çarpıcı ifadeler yer aldı:

Ülkemizde toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkı ile ifade özgürlüğü anayasal güvence altındadır. Güvenlik güçlerimiz, bugüne kadar her olayda olduğu gibi, bundan sonra da kanunların verdiği yetkiyle görev ve sorumluluklarını yerine getirmeye devam edecektir.

Üniversite dışından ve terör örgütü iltisaklı çevrelerin olaylara sızma ve kışkırtma girişimleri tespit edilmiş olup, protesto hakkını aşan bu yasadışı eylemlere karşı kanunlarımız çerçevesinde gerekli ve orantılı önlemler alınmaktadır.

Yasadışı yollara tevessül eden grupları kışkırtıcı ve illegal eylemleri teşvik edici bir dil kullanmama konusunda sözkonusu çevreleri uyarıyoruz. Yakın dönemde de “gelişmiş” demokrasi olarak adlandırılan pek çok ülkede yönetimler aleyhine en küçük bir itiraza karşı dahi masum ve sivil vatandaşlara karşı güvenlik güçlerinin orantısız şiddet görüntüleri halen hafızalardadır. Hal böyleyken, Boğaziçi Üniversitesi’nde yaşanan olayları ve Türkiye’nin bu olaylarla hukuk çerçevesinde yürüttüğü mücadeleyi görmezden gelerek ülkemize demokrasi ve hukuk dersi vermeye kalkanlara aynaya bakmalarını tavsiye ediyoruz. Türkiye’nin içişlerine müdahale etmeye kalkışmak kimsenin haddi değildir.

Türkiye, Anayasa’da güvence altına alınan temel hak ve özgürlükleri koruma konusundaki iradesini gerçekleştirmekte olduğu reform adımlarıyla göstermekte olup, bununla birlikte terör örgütleri ve terörle iltisaklı çevrelerin bu alanlardaki istismarına karşı mücadelesini sürdürmekte de kararlıdır.

ABD’den küstah açıklama gelmişti

ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Ned Price, düzenlediği basın toplantısında Boğaziçi’ndeki provokasyon eylemlerini, ‘Barışçıl gösteriler’ olarak tanımladı. Price, küstah sözlerle Türkiye’yi suçladı, “Cinsel azınlıklara karşı nefret söylemini şiddetle kınıyoruz” dedi. Price, göstericilerin terör siciline değinmezken, polis arabalarına, dükkanlara ve yoldan geçenlere saldırmalarını da görmezden geldi.

Avrupa’da ne oluyor?

Kovid-19 kısıtlamalarına karşı düzenlenen gösteriler Avrupa’nın birçok ülkesine sıçrarken, bazı ülkelerde polisle göstericiler arasında arbedeler de yaşanmaya başladı.

HOLLANDA, Belçika, Slovenya, Çekya, Avusturya, Macaristan ve Bulgaristan, geçen hafta kısıtlamalara karşı gösterilerin düzenlendiği ülkelerin başında geliyor. Hollanda’da sokağa çıkma kısıtlamasının ikinci haftasında protestolar, polisin sıkı önlemlerine rağmen 31 Ocak Pazar günü de devam etti.

Amsterdam’daki Müzeler Meydanı’nda toplanan yüzlerce gösterici, kısıtlamaların bir an önce sonlandırılmasını istedi. İzinsiz gösteride polis kalabalığa sık sık dağılmaları uyarısında bulunurken, göstericilerin alanı terk etmemesi üzerine polis ses bombası ve tazyikli su ile müdahale etti.

Avrupa’da ne oluyor

Hollanda’da sokağa çıkma kısıtlamasının başladığı ilk haftada çıkan şiddet olayları sonucu 350’ye yakın kişi tutuklanırken, protesto ve yağmaların son 25-30 yıldaki en ciddi şiddet olayları olduğu açıklandı. Gösterilerde bir koronavirüs test merkezine de zarar veren göstericiler, çevredeki araçları ve motosikletleri de ateşe verdi. Göstericilerin mağazaların camlarını kırarak yağmalamaya başlaması üzerine Amsterdam’daki işletmeler de vitrinlerini tahta plaka ve beton bloklarla kapattı. Hollanda’da Aralık 2020’den beri market, fırın ve eczaneler dışındaki tüm mağaza ve dükkânlar kapalı tutulurken, hükümet, 9 Şubat’a kadar uygulanmak üzere 21.00-04.30 saatlerinde sokağa çıkma kısıtlamasını da yürürlüğe koydu.

73’Pes’ Dedirten Olay! Neye Uğradığını ŞaşırdıNextStay

Avrupa’da ne oluyor

AVUSTURYA’DAKİ GÖSTERİLERDE GERGİNLİK
Avusturya’nın başkenti Viyana’da da Kovid-19 kısıtlamalarına karşı bir grup, gösterilerin yasak olmasına rağmen pazar günü sokağa çıkarken, polis göstericilerin yürüyüş yapmasına izin vermedi. Başkentin önemli caddelerinden Ringstrasse’yi trafiğe kapatan göstericiler, üzerinde ‘Aşı zorunluluğuna hayır’ ve ‘Senin (başbakan) kurallarından bıktık’ yazılı pankartlar açtı. Yürüyüşü önlemek için barikatlar oluşturan polis ile göstericiler arasında zaman zaman gerginlikler de yaşanırken, emniyet güçlerinin 2 binden fazla göstericiye cezai işlem uyguladığı, 32 göstericiyi de gözaltına aldığı bildirildi.

Avrupa’da ne oluyor

Yaklaşık 5 bin kişinin katıldığı gösteri, aşırı sağcı grupların gövde gösterisine dönüştü. Ülkede vaka sayılarındaki artış nedeniyle 26 Aralık’ta başlayan karantina süreci, 17 Ocak’ta iktidar tarafından yapılan açıklamayla 8 Şubat’a kadar uzatılmış ve bu karar toplumun bazı kesimleri tarafından sert şekilde eleştirilmişti.

Avrupa’da ne oluyor

BELÇİKA’DA EN AZ 300 GÖZALTI
Belçika’nın başkenti Brüksel’de de hükümetin salgınla mücadele kapsamında aldığı ve aylardır devam eden kısıtlamaları protesto etmek isteyen en az 300 kişi gözaltına alındı. Sosyal medya üzerinden örgütlenen kişiler, 31 Ocak’ta başkentteki merkez tren istasyonu ve kentin simge yapılarından Atomium yakınında toplanmak istedi. İzinsiz olmasına rağmen istasyon yakınındaki Mont des Arts Meydanı’nda toplanmak isteyen yüzlerce kişi, ekimden beri yürürlükte olan salgın önlemlerinin gevşetilmesini talep etti. Meydana gelebilen ve etrafı polislerce sarılan bir grup ise ‘özgürlüklerinin geri verilmesi’ talebiyle slogan attı.

Avrupa’da ne oluyor

Brüksel polisi, gösterinin izinsiz olduğunu belirterek en az 300 kişinin gözaltına alındığını duyurdu. Belçika’da restoran, bar ve kafelerin kapatılmasının yanı sıra gece sokağa çıkma kısıtlaması, kalabalık toplantıların engellenmesi, evden çalışma zorunluluğu, kültür, sanat ve spor faaliyetlerinin durdurulması gibi birçok önlem halen uygulanıyor.

Avrupa’da ne oluyor

DANİMARKA’DA GÖSTERİLER SÜRÜYOR
Danimarka’da Aralık 2020’den beri düzenlenen salgın kısıtlamaları karşıtı önlemler sürüyor. Siyah Giyen Adamlar (Men in Black) tarafından ülkenin ikinci büyük şehri Arhus’ta 30 Ocak Cumartesi akşamı gösteri düzenlendi. Organizatörlerin başkent Kopenhag’dan yaklaşık 300 kilometre uzaklıktaki Arhus’a göstericileri otobüslerle taşıdığı protesto, önceki haftalardakilere kıyasla daha sakin geçti.

Avrupa’da ne oluyor

Polis, yoğun önlemler aldığı gösteriyle alakalı yasalara aykırı harekette bulunan 4 kişi hakkında işlem yaptığını, 20 yaşında bir kadını ise polise taş atmaktan gözaltına aldığını açıkladı. Gösterilerde, yüz kısmına Başbakan Mette Frederiksen’in fotoğrafının yerleştirildiği bir kukla yakıldı.

BULGARİSTAN’DA İSTİFA SESLERİ
Bulgaristan’da da salgın nedeniyle Kasım 2020’de kapatılan restoran, bar, disko ve gece kulübü çalışanları 27 Ocak Çarşamba günü başkent Sofya’da gösteri düzenleyerek, Sağlık Bakanı Kostadin Angelov’un istifasını talep etti. Başbakanlık önünde düzenlenen protestoda konuşmacılar, restoranların 1 Şubat, eğlence mekanlarının da 15 Şubat’tan itibaren yeniden açılmasını istedi. Göstericiler, Kovid-19 vaka ve ölümlerinin nispeten düşük olduğu ülkede, hükümetin aldığı önlemlerin anlamsız ve işlevsiz olduğunu, önlemler yüzünden işsiz kaldıklarını savundu. Gösteri öncesi polis ve asker Başbakanlık önünde güvenlik önlemleri aldı.

SLOVENYA’DA OKULLARIN AÇILMASI İSTENİYOR
Slovenya’nın Koper şehrinde de pazar günü yüzlerce veli ve öğrencinin katılımıyla düzenlenen gösteride hükümetin okulların kapalı kalması yönünde aldığı karara tepki gösterildi. Okulların açılması gerektiğini savunan göstericiler, artık uzaktan eğitim istemediklerini vurguladı.
Öte yandan, Macaristan’ın başkenti Budapeşte’deki Kahramanlar Meydanı’nda pazar günü toplanan kalabalık grup, Kovid-19 salgını kapsamında alınan önlemlerin kaldırılmasını istedi. Çekya’da da küçük bir grup başkent Prag’da kısıtlamaları protesto ederken, düşük katılımın olduğu gösteri sakin geçti. Ocak 2021 başında Almanya’da, Ekim 2020’de İspanya’da, Kasım 2020’de ise Fransa’da da kısıtlamalara karşı gösteriler düzenlemişti.